Daire-i Vehmiye: Bir Mührün Atomdan Kâinata Yolculuğu
İnsan, baktığı şeylerin tamamını gördüğünü zanneder. Oysa gözümüzün önündeki her nesne, bize yalnız bir tek yüzünü gösterir: şu andaki hâlini. Bir ağacın önünde durduğumuzda gördüğümüz şey, o ağacın bugünkü sureti, bu mevsimdeki rengi, bu saatteki gölgesidir. Fakat o ağacın bir de görünmeyen bir sureti vardır.
Tohumken çatlayışından bugüne, her baharda yeniden yeşerişinden son kuruyacağı güne kadar uzanan bütün hayat çizgisi. Bu ikinci suret hiçbir anda gözle görülmez; çünkü o, hiçbir anda tek başına mevcut değildir. Lakin yok da değildir: o, ağacın bütün mukadderatıdır.
Bediüzzaman’ın Mesnevî-i Nuriye’de “suret-i maddiye” ve “suret-i maneviye” diye ayırdığı iki cihet, görünen ile görünmeyen arasındaki farktır. Ve bu ayrım, sadece bir tasnif değil; kâinatın nasıl işlediğine, kaderin ve kudretin nasıl birlikte çalıştığına, hatta kendi hayatımızdaki en anlaşılmaz görünen hadiselerin neden öyle olduğuna dair bir anahtardır.
Bu yazıda o anahtarı üç kapıda deneyeceğiz: önce kavramın kendisini kuran ateş misalinde, sonra kâinatın şu anki bilinenler ışığında en geniş ölçeği Big Bang’den Haşir’e uzanan hatta ve en yakınımızda, kendi gündelik hayatımızın tekrarlarında.
Üstadım Hazretleri, Mesnevî-i Nuriye’de ifadesiyle:
“Makuledir ki bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürur-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî suretlerin içtimaından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir. Bir ateşin süratle tedvirinden hasıl olan daire-i vehmiye gibi her şeyin tarih-i hayatını bildiren ve kadere medar olan ve mukadderat-ı eşya denilen şu ikinci suret, makuledir.” (Risale-i Nur - Mesnevi-i Nuriye)
Elde tutulup hızla döndürülen bir ateş parçası düşünelim. karanlık bir gecede, yanmış bir odun parçasının, daire çizecek şekilde havada çevrildiğini hayal edelim. O ateş, aslında, her an sadece tek bir noktadadır: elin o anda bulunduğu yerde parlar, başka hiçbir yerde değildir. Bir saniyeyi binlerce parçaya bölsek, her bir parçacıkta ateşin yalnızca bir tek noktayı işgal ettiğini görürüz … ne önceki yerinde ne sonraki yerinde, sadece orada.
Fakat göz, bu kadar hızlı bir hareketi ayrı ayrı anlar hâlinde takip edemez; önceki anın izlenimi kaybolmadan yenisi üst üste biner, ve göz ya da daha doğrusu zihin tek bir noktayı değil, bütün bir daire olarak görür. Sanki o çember gerçekten oradaymış gibi parıldayan bir şekil olarak görünür. Hâlbuki o daire hiçbir anda, hiçbir yerde, tek başına var olmamıştır. Onu var eden ne ateş, ne mekân, ne de tek bir andır; o, ardı ardına gelen sayısız “an” ın zihinde birikip birleşmesinden doğan, itibarî, “vehmî” bir şekildir. Gerçek ama gerçek olmayan, var ama hiçbir anda tam olarak var olmamış bir suret.
Burada bir incelik vardır ki gözden kaçmamalı: dairenin belirmesi için hareketin sadece hızlı olması yetmez, aynı hat üzerinde tekrarlanması da gerekir. Ateş bir kere gidip başka bir yöne savrulsaydı, gördüğümüz şey bir çizgi, dağınık bir iz olurdu, daire olmazdı. Demek ki suret-i maneviyeyi doğuran şey, rastgele bir sürat değil; belli bir hat üzerinde, belli bir düzenle tekrarlanan bir seyirdir. Hatsız bir tekrar hiçbir zaman okunabilir bir şekil vermez.
İşte her şeyin iki sureti tam bu noktada belirir.
Suret-i maddiye, o anki, o tek noktadaki hâldir Ateşin gerçekten bulunduğu, dokunulabilir, ölçülebilir olan yer. Bu düzlemde kudret bir ustadır: malzemeyi, işler, inşa eder. Kader ise bir mühendistir: ustaya “şurada, şu ölçüde, şu açıyla” diye plânı çizendir. Usta ve mühendis ikisi birlikte, tek bir eserde, ayrı vazifelerle iş görür.
Suret-i Maneviye ise başka bir düzlemdir: o anların, o tek tek noktaların zamana yayılıp üst üste binmesiyle beliren bütün çizgi, yani dairenin kendisidir. Burada Kader artık bir mistardır, yazının üzerine döşendiği çizgili cetvel gibi, harfin nereye ineceğini, satırın hangi sırayla, hangi anda ilerleyeceğini belirler. Kudret ise burada masdardır, mistarın çizdiği o görünmez hat üzerinde, her bir ânı bizzat var eden, fiilen akıtan kaynaktır.
Mühendis çizer, usta inşa eder; mistar hattı döşer, masdar o hat üzerinde akar. Dikkat edilirse, maddî surette kader mekânı nerede, ne ölçüde, hangi açıyla belirlerken; manevî surette zamanı ve sırayı hangi anda, hangi düzende olduğunu belirler. Bu, ayrımın eksenidir: biri mekânsal bir plân, öteki zamansal bir seyirdir. İsimler değişir ama tek bir el, iki ayrı düzlemde, iki ayrı vazifeyle görünür.
Aynı hakikati iki ayrı ölçekte takip edebiliriz: önce en büyük ölçekte, kâinatın kendisinde; sonra da en yakınımızda, kendi hayatımızın günlük akışında…
Aynı iki mührü, zerreden kâinatın bütününe taşıyalım.
Kâinatın kendisi de, bir cihetle sureten bir “yumurta” gibidir. Kozmoloji bugün ki verileri ile kainatın bir başlangıcı olduğunu bütün maddenin, enerjinin, hatta zamanın kendisinin tek bir noktadan çıktığını kabul ediyor. Big Bang, o yumurtanın maddî başlangıç noktası olarak görülüyor. Bu cıhetle alırsak kudretin ustalık eserinin göründüğü an diyebiliriz. Fakat bu tek nokta, kendi başına hiçbir mânâ taşımaz; tıpkı dönen ateşin ilk anındaki tek noktanın henüz bir daire olmadığı gibi.
Üstadım hazretleri Mesnevî-i Nuriye’de bu noktada şöyle ifade eder;
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecramı kabzasında tutan kudret, o ecramı öyle bir suhuletle tanzim etmiştir ki dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.” (Risale-I Nur-Mesnevî-I Nuriye)
Sözler’deki misal de aynı hakikati anlatır:
“Evet, nasıl ki bir avuç toprak, yüzer çiçeklere nöbetle saksılık eden kabında…” (Hüve Nüktesi)
İşte Big Bang’in o tek noktasını da elinde tutan aynı “Tutan kudret” tir. Nokta ne kadar küçük görünürse görünsün, koca kâinatın bütün mukadderatını içinde saklı tutan bir tohum gibidir. Çünkü onu tutan, mutlak bir kudrettir. Ve bu kudret, tıpkı tesbih tanelerini dizen elin hiçbir acze, hiçbir yardıma muhtaç olmaması gibi, ne bir ortağa ne bir vasıtaya muhtaçtır; kâinatın dairesini tek başına, hiçbir zorlanma göstermeden döşer.
Bu noktada Risale-i Nur'un İşârâtü'l-İ'câz tefsirinde yer alan Hikmet-i Cedîde nazariyesi ile bakmak lazımdır.
“Hikmet-i cedidenin nazariyatı ise şu merkezdedir ki: Görmekte olduğumuz manzume-i şemsiye ile tabir edilen güneşle ona bağlı yıldızlar cemaati, basit bir cevhere imiş. Sonra bir nevi buhara inkılab etmiştir. Sonra o buhardan, mayi-i nârî hasıl olmuştur. Sonra o mayi-i nârî bürudet ile tasallüb etmiş yani katılaşmış. Sonra şiddet-i hareketiyle bazı büyük parçaları fırlatmıştır. O parçalar tekâsüf ederek seyyarat olmuşlardır. Şu arz da onlardan biridir.
Bu izahata tevfikan, şu iki meslek arasında mutabakat hasıl olabilir. Şöyle ki:
"İkisi de birbirine bitişikti, sonra ayrı ettik." manasında olan
كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا
nın ifadesine nazaran, manzume-i şemsiye ile arz, dest-i kudretin madde-i esîriyeden yoğurmuş olduğu bir hamur şeklinde imiş. Madde-i esîriye, mevcudata nazaran akıcı bir su gibi mevcudatın aralarına nüfuz etmiş bir maddedir.” (İşârât-ül İ'caz)
Bu ifade, asıl maksada bir basamak yapıyor. Çünkü bu fizikî sürecin arkasında, bunları yaratan ve düzenleyen bir Kudret vardır.
İşte bu noktada Kur'ân-ı Kerim, Enbiyâ Sûresi 30. âyette şöyle buyuruyor:
"كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا"
"Onlar (gökler ve yer) bitişik idi, biz onları ayırdık."
Bu âyet, kâinatın başlangıcına dair bir hakikati ifade eder. İki temel kavram vardır:
Bitişiklik, karışıklık, yoğrulmuş hamur hâli, birbirine kaynamışlık.
Ve Ayrılma, yarılma, dağılma, açılma, şekillenme.
Şimdi bu üç katmanı yan yana koyalım:
Big Bang diyor ki: Her şey tek bir noktadan başladı ve........
