menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

12 EYLÜL VE KARDEŞİN KARDEŞE KIRDIRILDIĞI YILLAR

24 0
16.09.2026

12 Eylül 1980… Tankların caddelerden geçtiği, siyah-beyaz devlet televizyonunda ordunun yönetime el koyduğunun ilan edildiği gün… Gerekçe; ülkede düzen ve istikrarı sağlamak, kardeş kavgasını sona erdirmekti. Tertiplenen oyunun son sahnesi oynanmış, perde alkışlar arasında kapanmıştı. Sahne Türkiye’ydi. Seyirciler Türk halkı, oyuncular ise çoğunlukla öğrenciler, işçiler, emekçiler ve siyasetçilerdi. O gün sahnenin ışıkları söndürüldü. Perde kapandı, aktörler sahneden indirildi, seyirciler evlerine gönderildi. Oyundan geriye ise acı, gözyaşı ve istikbali karartılmış bir gençlik kaldı. O yıllar, Türkiye’nin ekonomik ve siyasi bakımdan ağır sıkıntılar yaşadığı; boykotların, grevlerin, siyasi cinayetlerin, öğrenci ve işçi hareketlerinin ve toplumsal çatışmaların ülkeyi derinden sarstığı talihsiz yıllardı. 12 Eylül sonrasında ise yüz binlerce insan gözaltına alındı, çok sayıda kişi yargılandı ve siyasi hayat ağır bir baskı dönemine girdi.  Peki, bütün bu ateşi kim yakmıştı? Ve daha da önemlisi: Neden ateş bu kadar büyüdükten sonra söndürülmeye karar verilmişti? Ülkeyi ekonomik ve siyasi darboğaza sürükleyenlerin, zamanında yanan ateşe su serpmeyenlerin, gerekli tedbirleri almayanların hiç mi sorumluluğu yoktu? Vicdanları rahat mıydı? Yoksa suçlu yalnızca kendilerine verilen rolleri oynamaya çalışan gençler miydi? Maksat, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek miydi? 1980 öncesinin anlı öpülesi gençliğine, ülkenin bütün faturası kesildi. Bedelini ise aileleri ödedi. Kimisi canından çok sevdiği vatan toprağına düştü. Kimisi darağacında hayatını kaybetti. Kimisi zindanlarda gençliğini tüketti. Kimileri ise ömür boyu taşıyacağı yaralarla baş başa kaldı. Oysa onların önemli bir bölümü, kaos içindeki ülkelerinin aydınlık geleceği için çareler arıyordu. Bir grup, dünyayı etkisi altına alan Sovyet yayılmacılığına karşı mücadele ettiğine inanıyor; diğer bir grup ise başka bir emperyalist güç olarak gördüğü Amerika’nın Türkiye üzerindeki etkisine ve bağımlılık politikalarına karşı direniyordu. Kısacası, ülke sevdalısı gençlerin ellerine sağ ve sol reçeteler tutuşturulmuştu. Her iki taraf da kendi reçetesinin ülkenin hastalığına şifa olacağına inanıyordu. “Kahrolsun Amerika”, “Komünistler Moskova’ya”, “Bağımsız Türkiye”, “Milliyetçi Türkiye” gibi sloganlar, dönemin siyasi atmosferini özetleyen ifadeler hâline gelmişti. Onlar, gencecik omuzlarına toplumsal sorumluluk yüklenen Anadolu’nun fakir aile çocuklarıydı. Ceplerinde çoğu........

© Pusula Gazetesi