Ramazan Neşesi: Bir Hatıradan Bir Şehre
Ramazan benim için yalnızca bir takvim dilimi değil; çocukluğumun, terbiyemin ve hafızamın en berrak mevsimidir. İlk orucumu tuttuğum günü dün gibi hatırlıyorum. Açlıkla tanıştığım o ilk gün, aslında nefsimle tanıştığım gündü. Akşam ezanını beklerken içimde büyüyen sabır duygusu ve babamın baş harfimin yazılı olduğu altın kolyeyi boynuma takışı… O hatıra, ibadeti benim için bir görev olmaktan çıkarıp bir hürmet meselesine dönüştürdü.
Bu duygunun yıllar sonra başka bir hikâyeyle derinleşeceğini bilmiyordum. Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanımız Ergün Engin, “Ramazan Neşesi” fikrinin ilham kaynaklarından birini bana anlattığında merak ettim ve o vesileyle 2018 tarihli Palandöken Dergisini yeniden okudum. Dergide, İbrahim Yıldız’ın kaleme aldığı ve röportajını gerçekleştirdiği “İslam ile Huzur Bulan Bir Hayat: Kübra Koçal” başlıklı yazı vardı.
Kübra Koçal… İsviçre’nin Zürih şehrinde doğmuş, farklı inanç arayışlarından geçmiş ve nihayetinde İslam’la tanışarak hayatında yeni bir sayfa açmış bir kadın. Onun hikâyesinde beni en çok etkileyen şey, İslam’ı anlatmaktan çok yaşamayı tercih etmesi oldu. “İslam’ı anlatmak yerine İslam’a uygun yaşamak daha büyük etki bırakır” diyordu. Bu cümle, aslında Ramazan’ın özünü de anlatıyordu.
Röportajda annesinin Erzurum’a gelişi ve Ramazan ayında insanların hâline şaşkınlıkla bakışı dikkat çekiciydi: “Siz nasıl insanlarsınız, yemiyorsunuz ama hepiniz çok mutlusunuz.” İşte bu ifade, orucun yalnızca aç kalmak olmadığını; bir iç huzur, bir sükûnet ve hatta bir neşe hâli olduğunu gösteriyordu. Oruç insanı eksiltmez; fazlalaştırır. Sofrayı sadeleştirirken kalbi zenginleştirir.
Belki de bu yüzden bugün “Ramazan Neşesi” ya da “Oruç Neşesi” adı altında programlar yapıyoruz. Bu bir etkinlik başlığından ibaret değil; bir bakış açısıdır. Ramazan’ın sabır kadar sevinç de olduğunu hatırlatma çabasıdır. Erzurum’da ilk oruç tutan çocuğun ayağı yere değmesin diye sırtta taşınması, bu ibadete verilen kıymetin sembolüdür. Teravih sonrası edilen dualar, mahalle aralarında yankılanan niyazlar, sade ama bereketli sofralar… Bu şehir Ramazan’ı sadece karşılamaz, yaşar.
Son zamanlarda Ramazan daha çok düşen şekerler, gerilen sinirler üzerinden konuşulsa da ben onun özünü başka yerde arıyorum. Ramazan, insanın kendi içine yürüyüşüdür. Ben de bu yürüyüşü her yıl Erzurum sokaklarında adımlıyorum. Taşına, toprağına sinmiş bir ibadet bilinci var bu şehirde. Gece yürürken hissedilen o sükûnet, insanın içindeki telaşı terbiye ediyor.
Kübra Koçal’ın arayarak bulduğu huzurla benim çocukluk hatıram arasında görünmez bir bağ kuruyorum. Birinin keşfettiği hakikat, diğerinin miras aldığı hürmet… Ama ortak noktaları şu: Ramazan, insanı güzelleştiren bir mevsimdir. Anlatılarak değil, yaşanarak çoğalır.
İşte “Ramazan Neşesi” tam da bu yüzden bir programdan öte, bir şuur hâlidir. Oruç tutan insanın yüzündeki sükûneti, şehrin sokaklarına yayılan o ince mutluluğu görünür kılma gayretidir. Çünkü inanıyorum ki Ramazan, doğru yaşandığında insana ağırlık değil zarafet kazandırır. Ve o zarafet bir şehrin ruhuna işlendiğinde adına ancak neşe denir.
