“Hata Neredeydi Sorusunu 300 Yıldır Biz Değil, Batı Soruyor”
“Hata Neredeydi Sorusunu 300 Yıldır Biz Değil, Batı Soruyor”
“Hata Neredeydi Sorusunu 300 Yıldır Biz Değil, Batı Soruyor”
“Bugün tartışmasız yaklaşık 300 yıllık bir medeniyet krizi yaşıyoruz. Asıl sorun, toplumun giderek kimlikler üzerinden düşünmeye başlaması ve ortak aklı besleyen geçirgen alanları kaybetmesi. Kimlik, insanı koruyan bir aidiyet olmaktan çıkıp düşünmeyi sınırlayan bir kafese dönüşüyor.”
Mülakat: Cihat Arpacık
Tarık Çelenk’in yeni kitabı Kimlik Kapanında Ülkem – Hata Neredeydi?, Türkiye’nin uzun zamandır aynı kelimelerle konuşup aynı soruları sormaktan kaçındığı yere bakıyor. Çelenk, “medeniyet krizini”, “modernleşme sancılarını”, “kimlik siyasetini” ve “toplumsal hafızayı” aynı masaya yatırırken, tartışmayı günlük siyasetin koridorlarından çıkarıp zihniyet meselesine dönüştürmeye çalışıyor.
Söyleşimizde Tarık Çelenk’le, Vagon Kitap’tan çıkan yeni eserini, “kimlik kapanı” kavramını, Türkiye’nin bitmeyen modernleşme tartışmasını, muhafazakârlığın ve sekülerliğin ortak açmazlarını, dijital çağın yeni değer arayışını ve genç kuşakların anlam arayışını konuştuk.
Kitabınızın merkezindeki soru “Hata neredeydi?” Bu soruyu sorarken gerçekte neye işaret ediyorsunuz?
Bugün İslam dünyasında geri kalmışlık diye basitçe tanımlanan, yaklaşık 300 yıllık tartışmasız bir medeniyet krizi var. Bu krizin sebepleri rasyonel ve kurumsal zeminde hiç tartışılmıyor. Gayri ciddi hamaset ve popülizm ile örtülüyor. Zamanında Koçi Bey ve Katip Çelebi risaleleri kısa ama ürkerek biraz ciddi konuyu ele almışlar. Tanzimat ve Meşrutiyet aydınları ise politik, duygusal ve askeri arayışlar etrafında dolaşmışlar. Cumhuriyet aydınları iki yönlü kompleks altında sıkışıp Katip Çelebi çizgisini geçememişler, hele 2000’li yılların ilk çeyreği Türkiye’si ise boş hamaset ve kısır polemikler girdabında bu konuda artık çöle dönmüş durumda. Hâlbuki Batı, bizim için “hata neredeydi” sorusunu 300 yıldır soruyor. Oryantalist gezginlerden, diplomatlar ve ailelerinden tutun da akademisyen ve din adamlarına kadar uzanan bir zincir bu… Açıkçası bizim için utanç verici bir durum bu. Bu soruyu soranlara ya ilgi göstermemişiz ya da kötü niyetlilikle suçlamışız.
Dış bakış açısından beni en çok etkileyenler; Dimitrios Yeorgiyadis’in “Türkiye’nin İhyası Mümkün mü?”, Bernard Lewis’in “Hata Neredeydi?” ve Robert R. Reilly’in “Müslüman Bilincin Kapanması kitapları oldu. Ben de kinaye olsun diye Lewis’in başlığını -“Hata Neredeydi’yi- kitapta kullandım. Sanırım bizde kimse, u başlığı şimdiye kadar kullanmayı hatırlayamadı.
“Kimlik kapanı” kavramıyla neyi kastediyorsunuz? Kimlikler insanı var eden ve koruyan unsurlar olduğu halde nasıl oluyor da bireyi ve toplumu düşünsel olarak daraltan bir yapıya dönüşebiliyor?
“Ben kimim?” sorusu insanın varoluşuna ilişkin en temel sorulardan biri. Kimlik yalnızca kişinin kendisini nasıl tanımladığıyla oluşmaz; ailemiz, tarihimiz, yaşadığımız coğrafya, kültürümüz ve ortak hafızamız da kimliğimizi şekillendirir. Bu noktada Freud ile Jung’un yaklaşımlarının birbirini tamamladığını düşünüyorum. Freud, bireyin iç dünyasını ve bilinçaltını anlamaya çalışırken, Jung buna kolektif bilinç dışını, tarihsel hafızayı ve insanın metafizik boyutunu ekler. Her iki düşünürün modelinde de rüyalar ve semboller kimliğin oluşumunda önemli bir yere sahiptir. Yıllar önce güvenilir bir kaynaktan, bir Avrupa devletinin Kuzeydoğu Anadolu’da insanların rüyalarını sistematik biçimde topladığına dair ilginç bir bilgi duymuştum. Kimliğin yalnızca bugünün değil, aynı zamanda bilinçaltının ve kolektif hafızanın konusu olması bu nedenle şaşırtıcı değildir.
“Ben kimim?” ve “Biz kimiz?” soruları tarih ve coğrafyadan bağımsız düşünülemez. Kimliği oluşturan unsurlar kendi içinde dengeli ve istikrarlı olduğunda insana temel güven duygusu kazandırır. Ancak burada gözden kaçan çok önemli bir unsur, değerlilik duygusudur. Kimlik ile değerlilik arasında karşılıklı beslenen güçlü bir ilişki bulunur. Değerlilik duygusunun tehditti kimlik kapanı yolunu açabilir. Francis Fukuyama, Kimlik eserinde modern siyasetin merkezinde artık ekonomik çıkarların değil, insanların tanınma ve değer görme ihtiyacının bulunduğunu söyler. Ona göre insanlar yalnızca refah istemiyor; aynı zamanda kimliklerinin tanınmasını, saygı görmesini ve onurlandırılmasını talep ediyor. Bugün kimlik siyasetinin yükselişinin temelinde de bu değerlilik arayışı bulunuyor.
Ben bu noktada Fukuyama’nın tezini bir adım ileri taşımak gerektiğini düşünüyorum. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en üst basamak kendini gerçekleştirmedir. Ancak dijital çağda bu piramit önemli ölçüde değişmiştir. Sosyal medya, görünürlük ekonomisi ve algoritmalar sayesinde insanların en güçlü motivasyonlarından biri artık değerli hissedebilmek ve değerli........
