menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

11 Eylül’den 25 Yıl Sonra: Amerikan Düzeninin Krizi

18 0
11.09.2026

11 Eylül’den 25 Yıl Sonra: Amerikan Düzeninin Krizi

11 Eylül’den 25 Yıl Sonra: Amerikan Düzeninin Krizi

11 Eylül’ün yirmi beş yıllık bilançosu, ABD’nin çöküşünden ziyade Amerikan gücünün mahiyetindeki dönüşümün hikâyesidir. Washington artık gücünü, meşru, öngörülebilir ve başkaları açısından da sürdürülebilir bir düzene dönüştürme kapasitesini kaybetmiş durumdadır.

11 Eylül saldırılarının üzerinden çeyrek asır geçti. Yirmi beş yıl, böylesi bir hadisenin sıcaklığından uzaklaşıp tarihsel anlamını tartışmak için yeterince uzun, sonuçlarının bütünüyle ortaya çıktığını söylemek için ise hâlâ kısa bir süre olabilir. 2001 sonbaharında saldırıların yalnızca Amerika’yı değil, dünyayı da değiştirdiği konusunda neredeyse bir mutabakat vardı. Bugün ise daha karmaşık bir soruyla karşı karşıyayız. 11 Eylül gerçekten yeni bir dünya mı yarattı, yoksa zaten değişmekte olan dünyanın yönünü bozan, bazı eğilimleri hızlandıran ve Amerika’nın Soğuk Savaş sonrasında eline geçen benzersiz stratejik imkânı tüketmesine yol açan bir kırılma mıydı?

Bu sorunun cevabı, yirmi beş yıl sonra ortaya çıkan temel paradoksta saklı olabilir. Amerika hâlâ dünyanın en büyük gücü, gücünü temerküz ettiği düzeni yine kendisinin sarstığı bir dönemde yaşıyoruz. Amerikan ekonomisi, dolar, teknoloji şirketleri, finans piyasaları, askerî kapasitesi ve küresel ittifak ağı Washington’a hiçbir başka aktörün tek başına sahip olmadığı imkânlar vermeye devam ediyor. Bununla birlikte Amerikan gücü ile Amerikan düzeninin gücü artık aynı şeyi ifade etmiyor. Washington’ın kapasitesi büyük ölçüde ayakta dururken, bu kapasitenin etrafında oluşturduğu siyasal meşruiyet, kurumsal düzen, ittifak mantığı ve küresellik iddiası ciddi biçimde anlamsızlaşmış durumda. Daha açık bir ifadeyle; Amerikan imparatorluğundan Amerikan ulus devletine geçmeye çalışan bir Washington var karşımızda. 11 Eylül’ün çeyrek asırlık bilançosunu da esas olarak bu ayrım üzerinden okumak gerekiyor.

11 Eylül’ü anlamanın en kolay fakat en yanıltıcı yolu, saldırıları Amerikan dış politikasını sıfırdan değiştiren bir milat olarak görmektir. Oysa 2001 sonrasında ortaya çıkan stratejinin önemli unsurları saldırılardan önce zaten mevcuttu. Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle Washington tarihinde ilk defa küresel ölçekte rakipsiz bir güç konumuna gelmişti. 1990’larda tartışılan esas mesele Amerika’nın güçlü olup olmadığı değil, bu benzersiz gücün ne için ve hangi sınırlar içerisinde kullanılacağıydı.

1997’de Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi etrafında şekillenen tartışma bu bakımdan hala önemini koruyor. Amerikan askeri üstünlüğünün korunması, savunma kapasitesinin genişletilmesi, Washington’a meydan okuyabilecek güçlerin önünün alınması, Amerikan çıkarları ve değerleri doğrultusunda liberal ekonomik ve siyasi düzenin yaygınlaştırılması gibi hedefler 11 Eylül’den önce açık biçimde ifade edilmişti. Irak’ta rejim değişikliği fikri de saldırılardan sonra keşfedilmiş değildi. 11 Eylül Amerikan stratejik zihnini üretmekten ziyade zaten mevcut olan bir tahayyüle olağanüstü bir tehdit algısı, toplumsal mobilizasyon ve meşruiyet zemini sağladı. Amerikan sosyal ve siyasal muhayyilesindeki müstesnalık, seçilmişlik, kurtuluş, tehdit, paranoyalar ve helak olma korkuları bu yeni dönemin siyasal diliyle yeniden birleşti.

Dolayısıyla 11 Eylül bir yandan Amerikan dış politikasında sürekliliği, diğer yandan da gerçek bir yapısal kırılmayı aynı anda temsil etmektedir. Önleyici güç kullanımı, Amerikan müstesnalığı veya Washington’ın kendi güvenliğini uluslararası kuralların önüne koyması yeni unsurlardan veya sapmalardan ziyade Amerikan tarihinin bizatihi kendisine denk gelmektedir. 11 Eylül bu eğilimleri istisna olmaktan çıkararak kurumsallaştırdı ve küresel siyasetin merkezine yerleştirdi. Dünyanın geriye kalanı da “Amerikan müstesnalığından” paylarına düşen hisseyi almaktan veya “ateşi çalmaktan” da imtina etmediler.

Bu dönüşümün yalnızca dış politika boyutu yoktu. Amerikan sosyal muhayyilesinin temel unsurlarından biri olan tehdit karşısında kendini yeniden tanımlama refleksi, 11 Eylül sonrasında güçlü bir siyasi enerjiye dönüştü. “Özgürlük”, “kötülük”, “medeniyet”, “vatan”, “güvenlik”, “şer ekseni” ve “düşman” siyasal sözlüğün sıradan parçaları haline gelmekle kalmadı aynı zamanda en vulgarize bir şekilde kullanılmasını sağladı. Böylece terörizm, mücadele edilmesi gereken belirli bir güvenlik sorunu olmaktan çıkarak dünya okumasını sağlayan genel bir kategoriye dönüştü. Üstelik bunu Rusya’dan Çin’e, Avrupa’dan Ortadoğu’ya kadar bütün aktörler de kullanışlı bir fırsat olarak gördüler. Jeopolitiğin ağır, sorumlu ve ciddi dünyası yerine “terörle savaş”ın konforlu dünyasına geçmekte hiçbir sorun yaşamadılar. Son tahlilde hemen herkesin hâlihazırda bir “teröristi” vardı. Olmayanlara da Amerikan “savaşı” hızla bu hizmeti sunmaktaydı.

Jeopolitik analizin duayen ismi Brzezinski 11 Eylül sonrası bu tehlikeye dikkat çeken ender isimlerden birisiydi. Mücadele edilecek bir sorunu “savaşın nesnesi” yapılmasını, jeopolitiğin terörle mücadele eksenine indirgemesini eleştirdiği makalesine “Terörle Savaş Terörizmi” başlığı atacak kadar feraset sahibiydi. Onun o dönemlerde “korku kültürü” olarak tarif etttiği krizin ağır sonuçları neredeyse istisnasız bir şekilde tecrübe edildi. “Teröre karşı savaş”ın ne belirli bir coğrafyası ne de tanımlanabilir bir bitiş noktası vardı. Terör, bir aktörden ziyade bir yöntem olduğu halde savaşın nesnesi haline getirildi. Böylelikle istisnai olanın kalıcılaşması kolaylaştı. Gözetim kapasitesinin genişlemesi, yeni iç güvenlik kurumları, olağanüstü hukuki yetkiler, sınır ötesi hedefli öldürmeler ve başkanlığın savaş yetkilerinin genişlemesi yalnızca Bush döneminin geçici tedbirleri olarak kalmadı. Birçok unsur, Obama ve sonraki yönetimler altında da devam ederek Amerikan devletinin kalıcı güvenlik repertuvarına yerleşti. 

Fakat 11 Eylül sonrasında genişleyen güvenlik mantığı Amerikan devletinin sınırlarında kalmadı. Washington’ın küresel finans, iletişim, teknoloji, seyahat, istihbarat ve hukuki ağlar içerisindeki merkezi konumu da giderek güvenlik siyasetinin bir parçasına dönüştü. Küreselleşmenin karşılıklı bağımlılık üreten altyapıları aynı zamanda gözetleme, dışlama, yaptırım uygulama ve davranış değiştirme kapasitesi üretmeye başladı. Amerika bu altyapıları elbette 11 Eylül sonrasında kurmadı. Doların, finansal sistemlerin, teknoloji ağlarının ve güvenlik mimarisinin merkezindeki konumu çok daha eskiydi. Fakat 11 Eylül, bu merkeziliğin siyasi ve güvenlik amaçları doğrultusunda kullanılmasının, tahakkümün ve silahlandırılmasını olağanüstü ölçüde hızlandırdı. Daha önce “Amerikan Hapishanesi” bağlamında tartıştığımız bu yapısal merkezilik, Amerikan gücünün yalnızca sahip olduğu kaynaklardan değil, başkalarının içinde hareket etmek zorunda kaldığı sistemlerin merkezinde bulunmasından da kaynaklandığını gösteriyor. 11 Eylül bu anlamda Amerika’yı değiştirdi. Fakat belki daha önemlisi, Amerika’nın zaten sahip olduğu bazı eğilimlerin önündeki siyasal, hukuki ve ahlaki frenleri zayıflattı.

Amerikan Stratejik Sapması

11 Eylül’ün tarihsel ironilerinden biri, Amerika’ya en güçlü olduğu anda kendisini en güvensiz hissettirmesidir. 2001’de Washington’ın karşısında Sovyetler Birliği benzeri bir rakip yoktu. Rusya ekonomik ve siyasi açıdan zayıftı. Çin hızlı büyüyordu, fakat henüz ABD’ye küresel ölçekte denk bir stratejik rakip değildi. Avrupa, Amerikan güvenlik mimarisine çaresiz bir biçimde bağlıydı. NATO genişliyor, dünya ekonomisinin temel kurumları büyük ölçüde Washington’ın şekillendirdiği kurallar içinde işliyor, doların ve Amerikan teknolojisinin merkezi konumu tartışılmıyordu. Amerika tam da bu anda küresel stratejisinin merkezine devletler arasındaki güç dengesini değil, terörizmi yerleştirdi.

Afganistan müdahalesi 11 Eylül saldırılarına doğrudan cevap veren, dünyanın biraz da panik içerisinde oldukça kısa bir sürede biteceğini düşünerek desteklediği geniş bir uluslararası meşruiyete sahip askerî harekâttı. Irak ise bambaşka bir eşiği temsil etti. Terörle savaşın önleyici savaş, rejim değişikliği ve siyasi mühendislikle birleşmesi, Amerikan gücünün sınırlarına ilişkin daha derin bir yanılgıyı açığa çıkardı. Washington, askerî üstünlük ile siyasal sonuç üretme kapasitesini birbirine eşitledi. Rejimi devirebilmek ile yerine işleyen bir devlet kurabilmek, savaş kazanmak ile düzen kurmak, korku yaratmak ile meşruiyet üretmek aynı şeymiş gibi düşünüldü. Tek taraflı ve önleyici güç kullanımını normalleştiren yeni strateji, Amerikan egemenliğini genişletirken başkalarının egemenliğini şartlı hale getiriyor ve Amerika’nın kendi eliyle kurduğu düzenin meşruiyet temellerini zayıflatıyordu. Amerikan gücünün uzun süreli başarısı yalnızca güç üstünlüğünden değil, bu üstünlüğün ittifaklar ve çok taraflı kurumlar yoluyla daha kabul edilebilir hale getirilmesinden kaynaklanmıştı. Bu ilişkinin kopması, Amerika’nın “imparatorluk” ekseninde erozyonun başladığının güçlü işaretiydi. Amerika, 1991 sonrasında sahip olduğu tek kutuplu dönemin önemli bölümünü, kendisine denk olmayan aktörlerle mücadele etmeye ve İsrail provakasyonları eşliğinde Ortadoğu’yu güvenlik paradigması içerisinde yeniden düzenlemeye harcadı. O sırada yirmi birinci yüzyılın gerçek güç dağılımı başka coğrafyalarda oluşuyordu.

Amerika’nın Jeopolitik Körlüğü 

11 Eylül’den yalnızca üç ay sonra Çin, Dünya Ticaret Örgütü’ne katıldı. Bu iki hadise arasında doğrudan nedensellik elbette yok. Fakat zamanlamaları son yirmi beş yılın jeopolitik hikâyesini özetleyen ilginç bir tesadüf. Amerika işgaller gündemine gömülürken, Çin de dünya ekonomisine, küresel dezenflasyonun motoru olarak, tarihte eşi görülmemiş ölçekte bir hızla entegre oldu. Liberal varsayım, ekonomik entegrasyonun zamanla siyasal yakınsamayı da beraberinde getireceğiydi. Pekin’in dünya ekonomisine katılması yalnızca Çin’i zenginleştirmeyecek, piyasa ekonomisinin genişlemesi toplumsal ve siyasal liberalizasyonu da teşvik edecekti. Gerçekleşen ise farklı bir süreç oldu. Pekin, küreselleşmenin ekonomik........

© Perspektif