menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Belediye Başkanlarının Üç Cisim Problemi

34 0
17.09.2025
SİYASET

Yurttaşları pasif seçmen ya da hizmet tüketicisi olarak değil, kolektif aklın etkin unsurları olarak konumlandıran, açık veri, şeffaflık ve birlikte üretim araçlarını merkeze alan bir yerel yönetişim tasarımı, “gölgenin kısaldığı” dönemlerde dahi meşruiyet ve kapasiteyi yeniden üretebilir.

SAVAŞ ZAFER ŞAHİN 17 Eylül 2025

Yakın zamanda popüler bir dijital platformda dizisi yayınlanan Çinli yazar Liu Cixin’in çarpıcı bilim kurgu romanı Üç Cisim Problemi, gök bilimin en temel paradokslarından birini güçlü bir kurguyla işler: Üç gök cisminin birbirleriyle etkileşimleri öylesine karmaşıktır ki, bu sistemde kalıcı bir denge kurmak imkansıza yakındır. Gezegenler sürekli yörünge değiştirir, kimi zaman birbirine yaklaşır kimi zaman uzaklaşır. Bu kaotik evrende iklimler öngörülemez, düzenli bir yaşam mümkün olmaz. Romanın medeniyetleri sürekli yıkılıp yeniden kurulur, kimi zaman kısa bir istikrar dönemi yakalar, ardından kaos döngüsü her şeyi yerle bir eder. Bu yüzden Üç Cisim Problemi, yalnızca fiziksel bir denklem değil, aynı zamanda siyasal ve toplumsal istikrarsızlıkların da güçlü bir metaforu olarak okunabilir.

Romanın kurgusu bize son günlerde belediyelerle ilgili olarak yaşanan siyasi süreçleri anlamak için bir anahtar sunabilir. 1990’lardan bu yana gizli bir siyasi güç veya geleceğin liderliğine açılan bir yol olarak görülen belediye başkanlığı pozisyonu, bugün adeta bir “üç cisim problemi” etkisi yaşıyor. Son otuz yıldır belediye başkanlıkları bir tür doğal lider kuluçkası ve devleti yönetmenin kestirme yolu olarak algılanırken, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemine geçişten sonra bu pozisyonun tanımladığı yerel iktidar süreçleri hem iktidar hem muhalefet için farklı düzeylerde bir tehdit algısı yaratmaya başladı. Bu denklemde bir yanda iktidar partisi, diğer yanda muhalefet partileri, üçüncü tarafta ise devleti oluşturan temel kuvvetler yer alıyor. Dengenin ortasında ise değişken koşullara uyum sağlamak zorunda kalan belediye başkanları bulunuyor. Tıpkı romandaki gibi bu üç gövde arasındaki etkileşim hiçbir zaman sabitlenmiyor.

Bir dönem belediye başkanları, özellikle büyükşehirlerde muhalefetin en güçlü kozları olarak iktidarın karşısına çıkarken; başka dönemlerde yargı süreçleri, kayyum atamaları, siyasi baskılar veya parti transferleriyle etkisiz hale getiriliyor. Bazı başkanların iktidar partisine geçişi, romanın gezegenlerinin öngörülemez hareketleri gibi, siyasetin denklemini bir anda değiştirebiliyor. 2019 seçimlerinde muhalefetin elde ettiği büyükşehirler, iktidar-muhalefet mücadelesinde bir dönüm noktasıydı. Ancak aradan geçen yıllar, belediyelerin gerçekten “alternatif iktidar odağı” olup olmadığını tartışmaya açtı. Romanın medeniyetleri kaosu aşmak için sürekli yeni stratejiler geliştirir ama hiçbir çözüm kalıcı olmaz. Türkiye’deki belediye başkanlarının durumu da bundan çok farklı değil: Bir yanda halkın oyuyla elde ettikleri güçlü meşruiyet onları siyasetin merkezine taşıyor; öte yandan devletin sert mekanizmaları bu meşruiyeti hızla aşındırıyor. Sonuçta belediye başkanları, üç cisim arasında savrulan bir gezegen gibi, kendi yörüngelerini kalıcı biçimde kuramayan aktörlere dönüşüyor.

Bugün sorulması gereken temel soru şu: Türkiye’de belediye başkanı gerçekten bağımsız bir siyasi aktör mü, yoksa sürekli değişen çekim güçleri arasında savrulmaya mahkûm bir varlık mı? Bu sorunun yanıtlanması, Türkiye’nin anayasal sisteminde son dönemde belediye başkanları özelinde çok tartışılan bir meselenin açıklığa kavuşturulması açısından yaşamsal görünüyor. Eğer sadece “benden” olarak görülen belediye başkanlarının başarılı olmasına izin verecek ve “başkalarının” olarak görülen belediye başkanlarını engelleyecek bir sistem ortaya çıktıysa, sorunları sınırları ve insani anlayışları aşan kentlerin gerçek sorunlarıyla nasıl başa çıkabiliriz?

Belediye Başkanların Kaçınılmaz Yükselişinin Arka Planı

Türkiye’de belediye başkanlığı uzun yıllar boyunca siyasetin en cazip sıçrama tahtalarından biri olarak görüldü. 1980 ihtilali sonrasında ilk defa Recep Tayyip Erdoğan’ın 1994’te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesiyle belirginleşen süreç, belediye başkanlarını yalnızca kentsel hizmetleri yöneten teknik figürler olmaktan çıkarıp “geleceğin lider adayları” haline getirdi. Özellikle büyükşehir belediyeleri, milyonlarca seçmeni temsil etmeleri, yüksek bütçeleri ve medya görünürlükleri sayesinde siyasetin alternatif iktidar alanlarına dönüştü.

Aslında Türk siyasi tarihinde öne çıkan belediye başkanları hep vardı. Ancak büyükşehir belediyesi modeliyle birlikte yeni bir eşik aşıldı. Adeta birer bölge idaresi haline gelen bu belediyeleri yönetenler, artık merkezi iktidarın doğal adayları olarak görülmeye başlandı. 2000’li yıllardan itibaren Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarıyla yapılan düzenlemeler, bu doğal liderlik potansiyelini bir yandan güçlendirirken diğer yandan daha kırılgan ve sorunlu hale getirdi.

Belediye başkanlarının güç algısındaki dönüşümde iki kritik unsur öne çıkıyor. Birincisi, 2000’lerin başında gündeme gelen “Kamu Yönetimi Temel Kanunu Tasarısı” ile Cumhuriyet tarihi boyunca süren idari vesayet mekanizmalarının büyük ölçüde gevşetilmesiydi. Bu değişimle birlikte belediyeler, şirketleri ve ihale mekanizmaları üzerinden çok daha geniş bir hareket alanına kavuştu. Bugün belediye şirketlerinde çalışanların sayısının memur kadrolarını aşması, neredeyse tüm hizmetlerin ihale sistemiyle yürütülmesi, bu dönüşümün en görünür sonucu oldu. Yeni belediye modeli, imar, ihale ve istihdam süreçleri üzerinden kentsel kaynak dağılımını düzenleyen güçlü bir odak haline geldi. Ancak bu yapı, aynı zamanda çözemediği yapısal sorunların büyümesine de yol açtı; belediyelerin sahip olduğu güç, ilerleyen yıllarda kaçınılmaz krizlerle yüzleşmek zorunda kaldı.

İkinci unsur ise 2010’ların başında yaşandı. Bu kez iktidar, artan kentsel krizlere yanıt olarak yetkileri yeniden merkezileştirdi ve “süper bakanlıklar” kurarak belediyelerin manevra alanını daralttı. Ardından gelen “bütünşehir yasası” ile büyükşehir belediyeleri il sınırları içinde tam yetkili kalkınma idarelerine dönüştü. Bu dönüşüm, belediye başkanlarının güç algısını en üst düzeye çıkardı. Fakat ironi şu ki: Yetki genişlemesi beklentiyi büyütürken, iktidar partisine mensup birçok belediye başkanı bu beklentiyi karşılayamadı. Bu durum, muhalefetin yıllar sonra ilk kez büyükşehirlerde ciddi başarı elde etmesine zemin hazırladı.

Yeni nesil belediye başkanları böylece farklı bir profil çizdi. Tarımdan enerjiye, ulaşımdan turizme pek çok alanda faaliyet gösteren, yaptıklarını kamuoyuna anlatma becerisi yüksek, sorunları çözemese de yenilikçi adımları hızlıca dolaşıma........

© Perspektif