menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Altı Gün Savaşı’nın Gölgelediği Müzik Grubu: The Devil’s Anvil

19 0
10.09.2026

Altı Gün Savaşı’nın Gölgelediği Müzik Grubu: The Devil’s Anvil

Altı Gün Savaşı’nın Gölgelediği Müzik Grubu: The Devil’s Anvil

New York’ta 1967’de yayınlanan Hard Rock From the Middle East albümü Altı Gün Savaşı’nın boykotuna kurban giden The Devil’s Anvil’ın değeri, yalnızca yayınladığı tek albümle ölçülmüyor. Grubun gerçek önemi; hard rock’ın gelişiminden psychedelic müziğe, Anadolu rocktan modern world fusion anlayışına, hatta elektro bağlama ve mikrotonal elektro gitarın mucidi Erkin Koray’ın üzerinde bıraktığı etkide dahi saklı.

Bazen müzik tarihinin yönünü değiştiren büyük hikâyeler, müzik yapmak için bir araya gelmiş birkaç heyecanlı gence ev sahipliği yapan bir garajda ya da izbe bir sokaktaki mütevazı bir kafede başlar. Geride bıraktığı tek albüme rağmen, müzik dünyasına etkileri halen süren rock grubu The Devil’s Anvil’ın hikâyesi de tam olarak böyle…

Takvimler 1966’yı gösterirken, New York’un Greenwich Village semti, dünyanın en canlı sanat merkezlerinden biriydi. Sokaklarında folk müziğin yükseldiği, jazz ve blues’un sınırlarının zorlandığı ve rock müziğin her geçen gün yeni bir kimlik kazandığı bu mahallede, klasik müzik eğitimi almasına rağmen folk-rock düzenlemeleri ve prodüktörlük çalışmalarıyla ilgilenen genç bir müzisyen dolaşıyordu: Felix Pappalardi.

Pappalardi’nin müziğe bakışı, dönemin birçok yapımcısından farklıydı. O, yalnızca yeni gruplar keşfetmek ya da dönemin popüler akımlarını takip etmek istemiyor, henüz kimsenin cesaret edemediği sesleri ve soundları bulmanın peşinden gidiyordu. Aradığı ilham ise beklenmedik bir anda karşısına çıktı.

MacDougal Street üzerinde bulunan küçük bir kafe, o yıllarda New York’un en sıra dışı müzik buluşmalarından birine ev sahipliği yapıyordu. Müzisyen Menachem ‘Manny’ Dworman’a ait “Cafe Feenjon” isimli bu mekân, özellikle Doğu Akdeniz ve Orta Doğu kültürünü New York gece hayatına taşımasıyla tanınıyordu. Türk, Yunan, Arap, Ermeni ve Yiddisch halk şarkılarının canlı olarak icra edildiği kafede, ud, buzuki, akordeon ve farklı vurmalı çalgılarla icra edilen melodiler, Greenwich Village’ın alışılmış folk ve blues atmosferinden tamamen farklı bir dünyanın kapılarını aralıyordu. 

Felix Pappalardi, Cafe Feenjon’dan içeri girdiği o gün duyduğu sesler karşısında adeta büyülendi. Sahnedeki Mısırlı, Lübnanlı ve Yunan birkaç müzisyenin performansıyla ortaya çıkan Doğu’nun hipnotik makamları, alışık olduğu Batı armonilerinden bütünüyle farklıydı. Yüzyılların kültürel mirasını taşıyan bu melodiler yalnızca kulağına değil, müzikal hayal gücüne de hitap ediyordu. O an fark ettiği şey, ilerleyen yıllarda rock tarihini etkileyecek kadar önemliydi. Bu ezgiler, doğru bir yaklaşımla hard rock altyapısıyla birleştiğinde son derece güçlü ve benzersiz bir müzikal kimlik ortaya çıkartabilirdi.

O günden sonra mekânın müdavimine dönüşecek Pappalardi, yalnızca dinleyici olarak da kalmadı üstelik. Kısa süre içinde enstrümanını alarak sahnedeki müzisyenlerin doğaçlama (jam session) denemelerine katılmaya başladı. Her buluşmada müzisyenlerle daha fazla kaynaşıyor, ortak müzikal dili biraz daha geliştiriyorlardı. Zamanla bu birliktelik öylesine doğal bir hâl aldı ki, topluluk, Cafe Feenjon’un asli grubu hâline geldi. Farklı ülkelerden gelen müzisyenlerin ortak dili artık müzikti; Mısır’ın kadim ud geleneği, Lübnan’ın vokal anlayışı, Yunanistan’ın buzuki kültürü ve Amerika’nın yükselen rock anlayışı aynı sahnede buluşuyordu.

Bu doğaçlama buluşmalar sadece eğlence amacı taşımıyordu. Pappalardi, her prova ve performansta grubun sahip olduğu potansiyeli daha net görmeye başladı. Geleneksel Doğu ezgileri ile elektro gitarların, sert bas yürüyüşlerin ve rock ritimlerinin oluşturduğu kontrast, dönemin müzik dünyasında benzeri olmayan bir etki yaratıyordu. Onun gözünde bu yalnızca ilginç bir sahne performansı değil, uluslararası ölçekte ses getirebilecek yepyeni bir müzik anlayışıydı.

Bu düşünce kısa süre içinde somut bir projeye dönüştü. Pappalardi, dönemin büyük plak şirketlerinden Columbia Records’u bu sıra dışı fikre inandırmayı başardı. O yıllarda popüler rock piyasasında yeni arayışlar içindeki şirket, grubun hazırlayacağı albüm için bir albümlük sözleşme vermeyi kabul etti. Böylece doğaçlama gecelerde şekillenen topluluk resmî kimliğine kavuşarak “The Devil’s Anvil” adını aldı. New York’un küçük bir kafesinde başlayan tesadüfi karşılaşma, sonraki yıllarda hard rockın gelişimini de etkileyecek zincirleme bir hikâyenin ilk halkasını oluşturdu. 

Doğu Akdeniz’den Greenwich Village’a Uzanan Ses

The Devil’s Anvil, resmî olarak New York’ta kurulmuş bir grup olsa da onu sıradan bir Amerikan rock topluluğu olarak tanımlamak mümkün değildi. Aslında bu oluşum, farklı coğrafyaların ve köklü müzik geleneklerinin aynı potada eridiği kültürel bir buluşmaydı. Grubun merkezinde Mısır doğumlu ud sanatçısı ve ana vokalist Kareem Issaq bulunuyordu. Orta Doğu’nun yüzyıllardır süregelen ud geleneğini modern bir yaklaşımla yorumlayan Issaq, grubun müzikal karakterini belirleyen en önemli isimdi. Onun yanında Lübnanlı Steve Shaham yer alıyordu. Grupta yine vokal ve gitarist görevlerini üstlenen Shaham, Arap makamlarının melodik yapısını rock vokalleriyle birleştirerek grubun derinliğine farklı bir boyut kazandırıyordu.

Doğu Akdeniz’in bir başka önemli temsilcisi ise Yunan Vassilios Langbox’tı. Buzuki ve gitar çalan Langbox, Rebetiko geleneğinin ruhunu gruba taşıyor, Akdeniz’in karakteristik ezgilerini psychedelic (psikedelik) rock anlayışıyla buluşturuyordu. Ritimde ise Amerikalı davulcu Jerry Fields bulunuyordu. Fields’ın görevi yalnızca tempo tutmak değildi; darbukanın döngüsel ritim anlayışını Batı’nın güçlü rock davuluyla kaynaştırarak grubun dinamik omurgasını oluşturuyordu.

Felix Pappalardi resmî kadronun bir üyesi sayılmasa da grubun en önemli mimarlarından biriydi. Albümün prodüktörlüğünü üstlenirken aynı zamanda bas gitar çalarak kayıtların ayrılmaz bir parçası hâline geldi. Klavyeci Steve Knight ise hem sahnede hem de stüdyoda grubun sesini zenginleştiren isimlerden biri oldu. Daha sonra Pappalardi ile birlikte efsane “Mountain” grubunun kuruluşunda yer alacak olması, The Devil’s Anvil’ın rock tarihindeki dolaylı etkisinin ne kadar büyük olduğunu da gösterecekti.

Farklı ülkelerden gelen bu müzisyenleri buluşturan ortak nokta ise müziğe bakış açılarıydı. Mısır, Lübnan, Yunanistan ve ABD’nin kültürel mirası, New York’un çok kültürlü atmosferinde tek bir grubun kimliğinde birleşmişti. Bu nedenle The Devil’s Anvil, aynı zamanda Doğu Akdeniz ile Amerika arasında kurulmuş müzikal bir köprüydü.

Kısa süre sonra Greenwich Village’ın farklı sahnelerinde görünmeye başlayan topluluk, özellikle New York’un efsanevi kulüplerinden Cafe Au Go Go’daki performanslarıyla dikkat çekmeye başladı. Dönemin rock dinleyicisi, sahnede gördüğü manzaraya alışık değildi. Elektro gitarın arasından yükselen ud sesi, buzukinin keskin melodileri ve darbukanın döngüsel ritimleri, yüksek volümlü bas gitar ve sert davullarla birleşiyor, ortaya alışılmış rock kalıplarının çok dışında bir atmosfer çıkıyordu.

The Devil’s Anvil’ın müziği farklı enstrümanların yan yana gelmesinden de ibaret değildi. Grup, Doğu’nun kadim makam anlayışını psychedelic rockın özgür doğasıyla bir araya getirerek yeni bir ifade dili oluşturuyordu. Geleneksel melodiler, distorsiyonlu gitarların oluşturduğu yoğun ses duvarı içinde yeniden şekilleniyor; yüzyıllardır aynı coğrafyalarda yankılanan ezgiler, New York’un beton binaları arasında bambaşka bir kimlikle hayat buluyordu.

Grubu izleyenler çoğu zaman bir konserden çok, kültürler arasında gerçekleşen bir karşılaşmaya tanıklık ettiklerini hissediyordu. Çünkü sahnede yaşanan şey, Doğu ile Batı’nın birbirini dönüştürdüğü yaratıcı bir deneydi. The Devil’s Anvil, rock müziğin sınırlarını genişletirken aynı zamanda etnik müziğin modern dünyada nasıl........

© Perspektif