Meşguliyetin İdeolojisi
Meşguliyetin İdeolojisi
Meşguliyetin İdeolojisi
Gerçekten özel, özgün ve kendimize egemen bireyler miyiz? Yoksa bizim için çizilmiş yolların ve dayatılmış meşguliyetlerin mi takipçisiyiz?
“Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu ergin olmama durumundan kurtulmasıdır” demişti ünlü filozof Immanuel Kant. Bu ergin olmama durumunu ise “insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışı” olarak tanımlamıştı. Peki ya biz Aydınlanmanın üzerinden geçen yılların ardından, tam da bugün, gerçekten bu bataktan çıkıp aklımızın kılavuzunu kendi ellerimize alabildik mi?
Modern dünyada özgür olduğumuzu düşünüyoruz. Güvence altına alınan hak ve özgürlüklerimiz, bireysel tercihlerimiz ve “kendini gerçekleştirme” söylemleri… “Büyük resmin üstünde” artık kilise tahakkümündeki barbar Ortaçağ’da ya da despot Doğu hükümranlıklarında yaşamadığımız yazıyor ve resmin her ayrıntısı bununla birlikte bize özel, özgür ve biricik bireyler olduğumuzu fısıldıyor. Ama biz sonuçta gerçekten özel, özgün ve kendimize egemen bireyler miyiz? Yoksa bizim için çizilmiş yolların ve dayatılmış meşguliyetlerin mi takipçisiyiz?
Frankfurt Okulu düşünürleri bu noktada bize karamsar ama sarsıcı bir tablo sunuyor. Onlara göre modern toplum göründüğü ve düşünüldüğü kadar özgürleştirici değil. Aydınlanmanın vaadi olan akıl ve bilim, verimlilik ve ekonomik kârı bireyin özgürlüğüne öncelemiştir. Rasyonel bürokrasiyle birlikte işleyen bu teknokratik sistem, bireyi özgünlüğüyle değil, çarkın dişlilerinden biri olarak tanımlar ve onun öyle kalması için bütün imkânlarını seferber eder.
Üstelik birey üzerindeki bu tahakküm yalnızca ekonomi veya siyaset ile değil, kültür ve medya ürünleri aracılığı ile de kurulmaktadır. Frankfurt Okulu’nun kavramsallaştırdığı “kültür endüstrisi” tam da buna işaret eder. Bugün popüler dizi platformlarının birbirini tekrar eden formülleri, sosyal medya akımlarının sayısız kez kopyalanan sahneleri veya müzik platformlarındaki tekdüze hitler, bize “düşünme, tüket” mesajı verir. Yorulmuş bedenlerimize suni ve sahte bir rahatlama verir; ertesi gün tekrardan sistemin çarkına dönmemizi sağlar.
Tüketerek önemli olabileceğimizi telkin eden reklamlar ya da mutlaka gidilmesi gereken viral kafeler bize aslında öncelikle bizim için önceden belirlenmiş yolları aynı biçemiyle sorgulamadan yürümemizi, bizim için önceden belirlenen hayatı belirlendiği şekilde sorgulamadan yaşamamızı, basit kültürel tüketim ürünlerini üzerinde hiç düşünmeksizin tüketmemizi ve mevut sistemi, muktedirler yararına devam ettirmemizi söyler. Üretmeyen, düşünmeyen, sorgulamayan birey kendi kapasitesinin çok altında kültürel metalarla meşgul olurken hem mevcut kapasitesine hem kendisine hem de hayatın anlamına yabancılaşır.
Dikkat edin, boş zamanlarımız bile aslında bize ait değildir. Tatil planlarımızda bile ekseriyetle sosyal medyada gördüğümüz “mutlaka gidilmesi gereken” rotalar baş sıraları çeker. Nereye gitmemiz gerektiği, gittiğimiz yerde ne yapacağımız, orada nasıl fotoğraf vereceğimiz ya da tatilde hangi kıyafeti giymemiz gerektiği çoktan belirlenmiştir. Kendimizi en özgür sandığımız bu anlarda bile aslında hazır bir senaryonun figüranlarından fazlası olduğumuzu söyleyebilmemiz çok zordur.
Maddeleri sürekli artan “checklist”ler içinde gidilmesi gereken yerler ve meşguliyetler hep artarken bunları gerçekleştirmenin ertesi bize eşlik eden duygu, doyum ve tatminden ziyade eksiklik hissidir ekseriyetle. Durmadan koştuğumuz bu oyunun içinde katetmemiz gereken mesafe her adımımızda biraz daha artar. Daha önce attığımız adımlar ise adım atmaya devam etme dürtümüzü diri tutmak için değersizleştirilir. Hep koşarız ama hiç yetişemeyiz ve hiçbir yere varamayız. Hep meşgulüzdür ama hiç tamamlanamayız. Her adımda biraz daha eksik hissederiz.
Bu eksiklik duygusu bireysel bir duygulanımın ötesinde toplumsal pek çok sürecin sistematik sonucudur. Farklı popüler kültür ürünleri, reklamlar, influencerlar, popüler kültür figürleri ve sosyal medya algoritmalarının yönlendirmeleri sonucunda sürekli yeni ürünlerin ve yeni deneyimlerin peşinden gideriz. Sonuçta ise sürekli tüketme ve sürekli tatmin olamama döngüsünden çıkamayız.
Son kertede modern birey zamanın büyük çoğunluğunu sistemin muktedirlerinin yararına harcarken, modern bireyin boş zamanı da sistem tarafından yönlendirilmektedir. İlk bakışta insanın özgür olduğu yegâne zaman dilimi olarak telakki edilen boş zamanı bile kültür endüstrisinin dayattığı aktivitelerle dolu olan modern birey bu aktiviteler aracılığı ile sadece kısa süreli tatmin elde etmektedir. Öte yandan kendini gerçekleştirme, özgürleşme ve hepsinden önemlisi anlam bulma ihtiyacı karşılanmadığı için “hep eksik” hissetmektedir. Böylece birey, tatmin olmamışlık ve eksiklik hissiyle yeniden tüketmeye devam etmektedir.
Tüm bunlar çerçevesinde ilk başta sorduğum sorunun üzerinde düşünmek daha anlamlı hale gelmektedir. Modern zamanlarda birey aklının kılavuzunu kendi eline alabilmiş midir? Peki ardı gelmeyen “üretilmiş meşguliyetlerin” bitmek tükenmek bilmeyen döngüsüne sıkışmış birey bu soruyu düşünmeye vakit bulabilmiş midir? Üstelik tam da birey bu soruyu sormasın diye var olan kültür endüstrisi sosyal medya aracılığı ile insanların gündelik diline varıncaya kadar hayatının her merhalesine bu kadar sızmışken.
Salata Barı İdeolojiler: Looksmaxxing, Muammer Kaddafi ve Brenton Terrant
Politik Toplumun Gölgesinde Yaşamak
Kötülüğün Pençesinde Nefesi Daralan İnsanlığımız
Modern Dünyanın Gizli Tehlikesi: Tükenmişlik Sendromu
Modern Dünyanın ve İnsanın İhtiyacı: Sosyal Sermaye ve Kalkınma
Meşguliyetin İdeolojisi
İran Savaşı, Başlatanların Kontrolünden Çıktı
Türkiye, İran ve Ortadoğu’nun Yeni Düzeni İçin Verilen Mücadele
Patreon aracılığıyla Perspektif'e destek verebilirsiniz.
Perspektif'e destek ver
© 2026 – Sitede yer alan fikirler yazara aittir ve Perspektif’in editoryal tercihlerini yansıtmayabilir. Kaynak gösterilmesi ve link verilmesi kaydıyla kısmen alıntı yapılabilir.
