menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Demokrasi Krizi

210 0
27.08.2026

Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Demokrasi Krizi

Avrupa’da Aşırı Sağın Yükselişi ve Demokrasi Krizi

Avrupa’nın siyasi havası, bir kuşak önce tanıdığımız manzaraya benzemiyor. Bir zamanlar marjinal sayılan aşırı sağ, bugün pek çok ülkede ya doğrudan iktidarda ya da iktidarın bir adım gerisinde.

6 Eylül’de Doğu Almanya’nın Sachsen-Anhalt eyaletinde seçim var. Anketler aşırı sağcı Almanya için Alternatif’i (AfD) yüzde 40’ın üzerinde ve açık ara birinci gösteriyor. Bir kuşak önce düşünülmesi bile zor olan bu tablo, bugün Doğu Almanya’nın büyük bölümünde artık olağan. Doğu’da yüzde 35-40 bandına yerleşen AfD, Batı Almanya eyaletlerinin çoğunda da yüzde 20’ler düzeyinde.

Avrupa’nın siyasi havası, bir kuşak önce tanıdığımız manzaraya benzemiyor. Bir zamanlar çok marjinal kabul edilen aşırı sağ, bugün pek çok ülkede ya doğrudan iktidarda ya da iktidarın bir adım gerisinde, olmadığı yerlerde bile siyasetin gündemini ve dilini belirleyecek kadar güçlü.

Bu, uzaktan seyredilecek bir mesele değil. Çünkü tehlikede olan, savaş sonrası Avrupa’nın üzerine inşa edildiği barış ve demokrasi düzeninin kendisi. Bu sarsıntının sonuçlarını en doğrudan hissedecek kesimler arasında ise kıtada yaşayan milyonlarca göçmen, Müslüman ve Türk var.

Almanya’da AfD, 2025 federal seçimlerinde oyunu ikiye katlayarak ikinci parti oldu; 2026 yazında ise anketlerde yüzde 30’a yaklaşarak birinci parti konumunda. Geleneksel partilerin AfD ile iş birliğini reddeden “güvenlik duvarı” hâlâ ayakta, ancak giderek daha fazla zorlanıyor. Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Birlik’i (Rassemblement National, RN), 2024 erken seçimlerinin ilk turunda birinci çıktı; ancak ikinci turdaki cumhuriyetçi ittifak partiyi iktidarın dışında tuttu. Bugün de yüzde 35 dolayındaki desteğiyle ülkenin en güçlü siyasi hareketi. İtalya’da ise Giorgia Meloni, 2022’den beri başbakanlık görevini sürdürüyor. Liderliğini yaptığı İtalya’nın Kardeşleri (Fratelli d’Italia, FdI), kökleri savaş sonrası neofaşist geleneğe uzanan bir parti. Meloni, Avrupa’da aşırı sağın yalnızca protesto oyu toplamadığının, uzun süre iktidarda da kalabildiğinin açık örneği.

Avrupa’nın diğer bölgelerinde de benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. İsveç’te İsveç Demokratları (Sverigedemokraterna, SD) kabinede yer almıyor ama hükümeti parlamentoda dışarıdan destekliyor; Finlandiya’da Finler Partisi (Perussuomalaiset, PS) doğrudan koalisyon ortağı. Avusturya’da Herbert Kickl’in Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ) 2024’te tarihinde ilk kez birinci oldu, ancak diğer partiler uzun pazarlıkların ardından onu iktidarın dışında bıraktı. İspanya uzun yıllar Avrupa’daki aşırı sağ yükselişinin istisnalarından biri sayıldı; o istisna da sona erdi. Vox, 2023 seçimlerinde gerilemesine rağmen bugün anketlerde yeniden yüzde 17 düzeyine çıkmış durumda. Portekiz’de Chega (“Yeter!”), 2025 seçimlerinde ikinci sıraya yerleşerek ana muhalefet partisi oldu. 2024 Avrupa Parlamentosu seçimlerinden sonra da milliyetçi, radikal sağ ve aşırı sağ partilerin Parlamento’daki ağırlığı belirgin biçimde arttı.

Batı Avrupa’daki bu manzaranın arkasında daha geniş bir küresel gerileme var. V-Dem’in 2026 raporuna göre dünyada ortalama bir insanın yaşadığı demokrasi düzeyi 1978 seviyesine kadar gerilemiş durumda; dünya nüfusunun yaklaşık dörtte üçü otokratik rejimlerde yaşıyor. Freedom House da siyasal haklar ve sivil özgürlüklerin 2025 yılında üst üste yirminci kez gerilediğini belirtiyor. Demokrasi krizi artık sadece dünyanın otoriter yönetimlerinin değil, Batı’nın da en öncelikli meselesi. 

Böyle sıralanınca tablo, durdurulamaz ve aşırı sağın tek yönlü yükselişi gibi görünüyor. Oysa fotoğrafın bir de öbür yarısı var. Nisan 2026’da Macaristan’da Viktor Orban’ın on altı yıllık iktidarı sandıkta sona erdi. Hollanda’da Geert Wilders, hükümeti düşürdükten sonra gittiği erken seçimde ciddi oy kaybetti. Romanya’da aşırı sağın adayı ilk turu açık farkla önde bitirdi, ancak başkanlığı ikinci turda kaybetti. Aşırı sağın yükselişi yaygın, ama kalıcılığı ne mutlak ne de geri döndürülemez.

Bu da bizi asıl soruya getiriyor: Bu kadar farklı tarih ve toplumsal yapıya sahip ülkelerde aynı anda yükselen aşırı sağ dalgalarını ne besliyor? Aşırı sağ mı güçleniyor, yoksa onu sınırlayan demokratik zemin mi zayıflıyor?

Demokrasinin İçindeki Çatlak

Bir siyasi düzen yurttaşına verdiği sözü tutamaz hâle geldiğinde meşruiyet zemini aşınmaya başlar. Bugün Avrupa’da yaşanan büyük ölçüde bu. Aşırı sağın yükselişi salt kendi gücüyle açıklanamaz; liberal demokrasinin kendi temellerinde yaşadığı aşınmayla da yakından ilgili. Kıtanın dört bir yanında beliren ve tarihten tanıdığımız o öfke, içeride bir şeylerin yolunda gitmediğinin de işareti.

Bunu görebilmek için liberal demokrasinin iki ayrı geleneği bir araya getirdiğini hatırlamak gerekiyor. Bu iki gelenek birbirine tesadüfen eklemlenmedi, özgürlük ve hak talebi, halkın kendini yönetme talebiyle çoğu zaman aynı mücadelenin içinde yükseldi. Bir yanda bireyin haklarını, hukukun üstünlüğünü ve çoğunluğun bile aşamayacağı sınırları savunan liberal damar var. Öte yanda halkın kendi kendini yönetmesini, siyasal eşitliği ve çoğunluğun iradesini öne çıkaran demokratik damar. Aralarındaki gerilim hiçbir zaman bütünüyle ortadan kalkmadı. Sınırsız halk iradesi bireysel hakları ezebilir; siyasetin alanını fazlasıyla daraltan anayasal ve kurumsal sınırlar ise halkın ortak karar alma gücünü zayıflatabilir. Sağlıklı demokrasiler bu gerilimi ortadan kaldırmaz, onu dengede tutar. Kriz, bu denge bozulduğunda başlar.

Son kırk yılın sessiz ama derin dönüşümlerinden biri, demokratik siyasetin hareket alanının daralması oldu. Elbette hukukun siyaseti sınırlaması ve bazı kurumların günlük çoğunlukların müdahalesinden korunması liberal demokrasinin gereğidir. Fakat bunun ötesinde, ekonomiden para politikasına, uluslararası yükümlülüklerden piyasaların işleyişine kadar daha fazla alanda seçmenin önündeki gerçek tercihlerin daraldığı ve hangi parti iktidara gelirse gelsin temel politikaların pek değişmeyeceği duygusu yerleşti. Siyaset, geniş kesimlerin gözünde farklı toplumsal taleplerin ve gelecek tasavvurlarının yarıştığı bir alan olmaktan uzaklaşıp önceden çizilmiş sınırlar içinde yürütülen teknik bir idareye benzemeye başladı. “Alternatifi yok” cümlesi bir çağın parolası oldu.

Sağ ile sol arasındaki siyasal ayrımların daralması da uzun süre siyasal olgunlaşmanın ve uzlaşının başarısı olarak görüldü. Oysa siyasetten gerçek tercihleri ve ayrışmayı çıkardığınızda itirazı ortadan kaldırmış olmuyorsunuz, onu başka bir mecraya sürüyorsunuz. Yerleşik partilerin temsil etmekte zorlandığı öfkeye, kayıp ve dışlanmışlık duygusuna ses verecek bir siyasal öznenin kalmadığı yerde, bu boşluğu aşırı sağ doldurdu.

Aşırı sağın yükselişi aynı zamanda demokrasinin içindeki daha derin bir krizin belirtisi. Asıl bakılması gereken de bu krizi besleyen koşullar.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Batı demokrasisinin meşruiyeti somut bir vaade dayanıyordu. Her kuşak bir öncekinden daha iyi yaşayacaktı; sistem sıradan insanın hayatını fiilen iyileştirecekti. Bu vaat, geniş kesimler için inandırıcılığını yitirdi. Büyüme yavaşladı, eşitsizlik arttı, sanayisizleşme bazı bölgeleri geride bıraktı. OECD verileri, genç kuşakların reel gelirlerinin önceki kuşaklara göre hâlâ genel olarak daha yüksek olduğunu, ancak kuşaklar boyunca süren ilerlemenin  yavaşladığını gösteriyor. Özellikle Milenyum kuşağının gelir artışı birçok ülkede önceki kuşakların gerisinde kaldı. 

Bu kırılmanın en görünür olduğu alanlardan biri konut. 2010’dan bu yana AB’de konut fiyatları yüzde 60’ın, kiralar yüzde 28’in üzerinde arttı. Gençler için kendi evini kurmak daha zor ve daha geç ulaşılabilen bir hedefe dönüştü. Bugün 25-34 yaş arasındaki Avrupalıların yaklaşık yüzde 30’u hâlâ ebeveynleriyle yaşıyor. 

Şimdi otomasyon ve yapay zekâ bu güvensizliğe yeni bir boyut ekliyor. Bir zamanlar teknolojik dönüşüm karşısında görece güvende sayılan vasıflı meslekler bile geleceğinden emin değil. Her kuşağın bir öncekinden daha iyi yaşayacağına dair eski güven aşınıyor.

Meselenin yalnızca büyümenin yavaşlaması olduğunu söyleyemeyiz. Son kırk yılda ekonominin yapısı da değişti. Finansallaşma arttı, birçok sektörde piyasa gücü az sayıda şirketin elinde yoğunlaştı, servetin üretim kadar mülkiyet ve varlık değerleri üzerinden büyüdüğü bir düzen güç kazandı. Ekonomik güç de daha kolay siyasi etkiye dönüşür hâle geldi. Demokrasi ile piyasa ekonomisi arasındaki ilişki zaten her zaman belli bir gerilim taşır. Demokrasi siyasal eşitlik ilkesine, “bir kişi, bir oy” fikrine dayanır; piyasa ise ekonomik sonuçların eşit olmasını vadetmez. Ekonomik güç aşırı yoğunlaştığında bu gerilim siyasal bir soruna dönüşür, servet siyasi nüfuz üretmeye, siyasi nüfuz da serveti korumaya başlar. Roosevelt’in bir asır önceki uyarısı bugün Avrupa için de anlamlı: Örgütlü paranın hükümeti, örgütlü güruhun hükümeti kadar tehlikelidir.

Öfkenin kaynağındaki yapısal sorunlar geri planda kalırken, aşırı sağ var olan öfkeyi en kolay hedefe, göçmene, AB mekanizmalarına, kozmopolit elite yöneltiyor. Dahası, bu hareketlerin önemli bir kısmı sosyal devleti bütünüyle reddetmiyor, refahın öncelikle çoğunluk toplumuna ait olması gerektiğini savunarak göçmeni ve yabancıyı bu dayanışma çemberinin dışında bırakıyor. Böylece ekonomik güvensizlikle statü kaygısı aynı siyasi fotoğrafın içinde buluşuyor.

Tanınma Açlığı ve İncinmiş Kimlik

Elbette insan yalnızca ekmekle yaşamaz. Saygı, tanınma ve bir yere ait olma duygusuna da ihtiyaç duyar. Krizin diğer bir boyutu burada ortaya çıkıyor. Liberal demokrasi herkese eşit bir onur vadeder. Fakat toplumsal değişim maddi çıkarlarla birlikte insanların kendileri ve toplum içindeki yerleri hakkındaki kanaatlerini de sarsar. Daha önce kendisini merkezde gören kesimler, konumlarının gerilediğini düşündüklerinde bunu bir “saygınlık kaybı” olarak da okuyabilir. Aşırı sağ da aidiyet, gurur ve yeniden değerli olma duygusuna hitap ediyor.

Son yarım yüzyılda Batı toplumlarının sosyal ve kültürel dokusu köklü biçimde değişti. Toplumlar çeşitlendi, göçmen nüfus belirgin oranda arttı; dinin ve geleneksel yaşam biçimlerinin gündelik hayattaki ağırlığı azaldı, aile ve komşuluk ilişkileri değişti. Bu dönüşüm bazıları için özgürleşme ve yeni imkânlar anlamına gelen değişimler, başkalarında içinde büyüdükleri dünyanın ellerinden kaydığı duygusunu besledi.

Bu eşitsiz dönüşümün en görünür örneklerinden biri Doğu Almanya. Birleşmeden sonra özellikle gençlerin batıya göçüne yolu açıldı, bazı bölgelerde geride yaşlanan ve kendisini ekonomik olduğu kadar toplumsal olarak da terk edilmiş hisseden bir nüfus bıraktı. Bu nedenle tepki yalnızca yoksul kesimlerden gelmiyor. Orta sınıflarda da asıl kaygı yoksulluktan çok, sahip olunan statünün gerilediği veya gerileyeceği duygusu. Araştırmalar da aşırı sağ seçmenini basitçe ekonomik olarak “kaybedenler” kategorisine indirmenin yetersiz olduğunu gösteriyor. 

Burada ekonomik farklara kültürel bir mesafe de ekleniyor. Yaşadığı yere bağlı, hareketliliği sınırlı kesimlerle eğitim, meslek ve hayat tarzı bakımından daha hareketli ve kozmopolit kesimler arasındaki mesafe büyüdükçe, siyasal dil de ayrışıyor. Üstelik bu mesafeye zaman zaman küçümsenme duygusu da eşlik ediyor. Aşırı sağ hareketler bu noktada “sizi görmeyen ve küçümseyen seçkinlere karşı sizi yeniden hak ettiğiniz yere koyacağız” vaadiyle karşılık buluyor.

Bu incinmenin daha derin bir katmanında kimlik meselesi var. Avrupa toplumlarının kendilerini anlatma biçimleri de son yarım yüzyılda değişti. Sömürgecilik geçmişiyle daha açık bir yüzleşme, göçle çeşitlenen toplumlar ve Avrupa’nın dünyadaki ağırlığının görece azalması, uzun süre sorgulanmadan aktarılan bazı ulusal ve tarihsel anlatıları sarstı.

Aşırı sağın “Büyük Değişim” diye yaydığı komplo teorisi özellikle bu kaygıya sesleniyor. Yerli ve çoğunlukla beyaz nüfusun, özellikle Müslüman göçmenlerle planlı biçimde “değiştirildiği” iddiasına. Bilimsel hiçbir dayanağı olmayan bu anlatının gücü, demografik değişimi basitçe tarif etmesinden değil, onu bir kayıp ve kasıtlı saldırı hikâyesine dönüştürmesinden geliyor. Aşırı sağ, belirsiz bir kültürel kaygıya böylece fail, düşman ve siyasi hedef kazandırıyor. 

Boşalan Temsil, Çöken Güven

Bir başka sorun, yurttaş ile siyasal kurumlar arasındaki temsil ve güven bağının zayıflaması. Bir zamanlar kitle partileri, sendikalar, kiliseler ve dernekler insanı bir topluluğa bağlarken toplumla devlet arasında da köprü kuruyordu. Bu ara kurumların önemli bir kısmı son yarım yüzyılda ciddi biçimde zayıfladı. Parti üyelikleri ve sendikal örgütlenme geriledi, kiliseler birçok ülkede toplumsal ağırlığını kaybetti, dernek ve cemaat hayatı eski gücünden uzaklaştı.

Siyasette de benzer bir mesafe oluştu. Kitle........

© Perspektif