menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zimem Defterinden Kredi Kartı Ekstresine

22 0
16.03.2026

Zimem Defterinden Kredi Kartı Ekstresine

Zimem Defterinden Kredi Kartı Ekstresine

Zimem defteri diye bir defter vardı eski mahalle bakkalında. Yoksulu zengine zimmetleyen bir mahallemizin olduğu zamanlarımızın defteri. Sahi, zimem defterinden kredi kartına ne ara geçtik? Çok olmadı, henüz geçtik. Mahalleden, komşuluktan, tuz ve ekmek hakkından vazgeçince bütün bir hayat biçimi kendiliğinden değişirmiş. Değişti işte, hem de tepeden tırnağa. Kutlu Ramazanı aynı zamanda bir dayanışma mevsimi haline getiren ve kalbi kırık olanların yanında yer alan o iyiler var ve sayıları şükür ki az değil.

Zimem defteri diye bir defter vardı eski mahalle bakkalında. Malatya’ya dair Atilla Kantarcı’nın bir şehir ve ramazan yazısında rastladım da eski bir dostu hasretle kucaklamışçasına yüreğim doldu taştı. Ne güzel isim “zimem defteri”. Yoksulu zengine zimmetleyen bir mahallemizin olduğu zamanlarımızın defteri. Şehri ve toplumu içten dikişle birbirine bağlayan ve hepsini mülkün malikine havale eden defter. O anlayışa mensup olduğumuz zamanlarda mahalle bakkalınca kaleme alınan ve meçhul okuyucusunu bekleyen defter. 

Şimdi nerede o defter, o bakkal, o mahalle, o şehir? 

Zengin kendini fakire borçlu görüyor ve borcunu vaktinde ödüyor. “Mükellef”, yani Hususen Ramazan ayında ihtiyaç sahibi gelir, bakkaldan, manavdan, kasaptan, fırından ihtiyacı kadarını alır, deftere yazdırır ve gider. Sarı çizmeli Memmed Ağa birgün öder hesabı. Gün gelir, imkân sahibi içeri girer ve bakkala, manava, kasaba, fırıncıya, “Aç bakalım defterimizi dostum, bakalım kısmetimize ne düşmüş” der. İhtiyaç sahibi öyle sahiplenilmiştir ki ona yazılan borç daha yazıldığı anda onun olmaktan çıkmış, diğerinin olmuştur. “Amel defteri” kişiye mahsus ve öteye ait ama “zimem defteri” buranın ve kim sahiplenirse onun. Hep kitaba vurgu yapar, kitap alır, kitap okur, yazar, biriktirir, hediye ederiz de “defteri” ihmal ederiz. Oysa içeriğini dolduracağımız, bize şahitlik edecek olan ve yanımızda götüreceğimiz defterdir.  

Bakkal, manav, kasap yahut fırıncı ile yapılan mahfuz bir müzakereden sonra defterde en zor durumda olan ihtiyaç sahipleri belirlenir ve hayırhah adam gücü takati kadar defterdeki borcu öder ve kayıplara karışır. “Hesabı kim kapattı” sorusunun cevabı “isimsiz bir hayır sahibi”dir. Alan da veren de meçhul. Kimin kimlerin borcunu sildiğini kimselerin bilmediği bu korunaklı hayat düzeneğinde hayır sahibi ne bir nişan, ne bir madalya, ne bir berat belgesi, ne bir sertifika alır; ne de mahalle bakkalı o yüksek ruh halini aşağı çekecek çiğ bir eylemde bulunur. Ne ihtiyaç sahibinin izzet-i nefsi incir, ne Allah’ın kendine verdiğini veren hayır sahibi, iyiliğini gölgeleyecek bir ayıp tavır sergiler. Ne kameraman çağrılır iyiliğin kayıt altına alınması için, ne fotoğraf makinasına poz verilir medya takibi yahut arşiv için. 

Bu öyle “sadaka taşı” gibi eski zamanlarda kalmış bir gelenek değil. “Askıda ekmek” gibi daha düne kadar mahalle arasında yaşayan, mahalleyi, merhameti, muhabbeti, şefkati, komşuluğu, insaniyeti yaşatan bir dayanışma modeli. 

Sahi, zimem defterinden kredi kartına ne ara geçtik? Çok olmadı. Henüz geçtik. Bir medeniyet paketi aldık ve yer sofrasından plazaya, gecekondudan akıllı binaya, kerpiç damdan gökdelene taşınınca mahalle bakkalından kredi kartına taşınmış olduk. Alafrangalık davasını yaşam biçimi üzerinden yürütenler meğer ne kadar haklıymış. Yaşama biçimi helal lokmadan giyim şekline, üslubuna kadar bir bütünmüş. Mahalleden, komşuluktan, tuz ve ekmek hakkından, şahitlikten, sokağına muhitine sahip çıkmaktan vazgeçince bütün bir hayat biçimi kendiliğinden değişirmiş. Değişti işte. Hem de tepeden tırnağa. 

Cemiyetin tabii merhamet damarları ultra modern ilerlemeci, kalkınmacı modellere bırakıldı. Necip milletimiz muhtaç olanı “sana belediye baksın” diye kurumsal yapılara havale etti. Mahviyetin yerini rekabet aldı ve iyilikte yarışan ve birbirini kollayan insanların iyilikleri kurumsallaştırıldı. Hayır-hasenat kayıt altına alınarak hayır ve ihtiyaç sahipleri fişlendi. Artık kimse kimseye müzahir ve veli değil. Sağ elin verdiğini sol elin görmediği günler geride kaldı. Kameralarla iyilikler tespit edildi ve propaganda için alan da veren de teşhir edildi. İyiler şiltlerle, sertifikalarla ödüllendirildi. Mahremiyet faş oldu, sır ifşa. Yetmedi, iyiliği tetikleyen ekran yüzleri icat edildi. Başkaları da gayrete gelsin ve protokolden gururla şiltini alsın diye hayır-hasenat sahipleri kürsülere, sahnelere çıkarıldı. O da yetmedi insanları kendi aralarında yarışa zorlayan iyilik, güzellik seansları düzenlendi. 

İnsanları yarıştırmak, iyilikleri ateşlemek, veren elin alan elden üstünlüğünü cümle âleme göstermek -ve tabii vergiden düşmek için- hamiyetler, himmetler, oran ve istatistiklerle power pointler eşliğinde bir bir ortaya döküldü. Yetmediyse hayal hanesinden üstüne koyarak yine flaşlarla kameralarla küçük senaryo ve kurgular eşliğinde ne isteniyorsa sakınılmadı. Himmet, zimmet toplantılarında olduğu gibi biri yüz verince öteki astar verdi. Ta ki bütün dikişler atıncaya kadar. Derken astar veren, yüz verenin ümüğüne çöktü ve onu amele kıldı. Bu devran “kabultü vehebtu”, böyle böyle döndü durdu.

Öyle ya; verdiği bilinmeyen zengin, zenginliğe rağbeti de engeller. Onun tard edilmesi lâzım gelir. Bu kişi bireyi de toplumu da “tarihsel iddiamızın” -ayıptır söylemesi bizim bir de tarihsel iddiamız var- ardına geri kalmışlığın dibine düşürür hafazanallah. Talepkâr olmayan fakirse her an miskinliğe meyledeceğinden üretimden geri........

© Perspektif