menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tel Aviv’de Siren Sesleri: Tanrıyla Güreş Minderi

18 0
31.03.2026

Tel Aviv’de Siren Sesleri: Tanrıyla Güreş Minderi

Tel Aviv’de Siren Sesleri: Tanrıyla Güreş Minderi

“Kadın, erkek, hasta, doktor, bütün şehir ahalisi delirdi. Ah Yahuda’nın yırtık ruhu. Sen hep böyle can mı çekiştin? Çekiş. Yırtıl. Gazze ile Minab’ın kızları gibi… “Tanrının zarlarıyla oynayan hiç kaybeder mi” dedi kipalı bir bankacı. Kimden geldiği anlaşılmayan bir soru yuvarlandı. Tel Aviv dışı yerlerde bu kumar oynamayan tanrıya rağbet yok mu diyordu. Teoloji itikadı böyle tersyüz etti, şeytan böyle kanına girdi insanın. Öyle olmadı mı? Öyle oldu. Akılla oyuna getirilebilir bir tanrı icat ettik ve herkes füzelendi.

Sene iki bin yirmi yedi. Ekim ayının yedisi. Gece yarısı. Tel Aviv Medical Center’in acil servisinin kapısına acı sirenli iki ambulans çığlık çığlığa geldi. İki ambulanstan indirilen iki hasta her zamanki gibi hemen triaja alındı ama ikisinin de sorunu belirlenemedi. Çünkü kimliklerini beyan etmeyen hastalar tam konuşacak olduklarında hıçkırmaya başladılar ve kendilerini ifade edemeden akıllarını kaybettiler. Hazır kıta doktorlar pürtelaş vazifelerini yapmaya çalıştı ama birkaç dakika içinde onlar da erişilemez hâle geldiler. Hastanın biri erkek diğeri kadındı. Kimliklerine göre Ariel ve Sarah. Kadın Şabak’ta, adam özel kuvvetlerde çalışıyordu. İkisinin hali apaçık cinnetti ama modern tıp cinlenmeyi yok saydığından durumun adı başka olmalıydı. İkisinin de iç mimarisi yıkılmış, ödü patlamıştı. Çığlık çığlığaydılar. 

Derken çığlıklar yerini ölümcül bir siren sesine bıraktı. Matkap gibi bir siren sesi. Acil servisi cehenneme süpüren ve işiteni kendine katan bu duyulmamış siren sesi korkunç bir durumun habercisiydi. Öyle ki siren sesine dönüşen çığlık doktorlara bütün bildiklerini unutturmakla kalmamış, onları kendine katmıştı. Metaneti kaybetmemek ilk vazifeleriyken iki hastanın çığlığıyla acil servisin yedi doktoru aynı anda aklını kaybetti. Şefi çağırdılar ama o da koridora çıkar çıkmaz hıçkıra hıçkıra siren sesine katıldı. Büyük felaketi fark etmeleriyle bulantı duymaları, utanca gömülmeleri, ağlamaları ve çığlık atmaları birkaç dakikayı almadı. İlk anda aciz görünmemek için direnç gösterdiler, hastaların ortak bir travmaya maruz kalmış olabileceğini düşündüler ama daha bir şey diyemeden boyut değiştirdiler. Ne semptomları tespit edebildiler ne sendromları. Ön tanı bile koyamadan devreleri yandı, iptal oldular. Kıdemli bir hemşire hastaları birbirinden uzaklaştırmayı akıl etti ama çare olmadı.  Sakinleştirici iğneler ve serum da hastalara kâr etmeyince o hemşire de bir sedyeye tutunarak yere yığıldı.

Enfeksiyon, deliryum, travma, zehirlenme, halüsinasyon, esrar, eroin, alkol. Hiçbiri. Hepsi. Hayır aynı yerden gelmemişlerdi. Kulaktan kulağa söylentiler kimlik bilgilerinin önüne geçti. Güya sızıntıya maruz kalmışlar. Neyin sızdığını bilen yok. Esasen biri diasporayla ilgili birimde çalışıyormuş öteki siber direktörlükte. Aynı anda pıhtı atmış, inme inmiş olabilir mi? Olabilir. Yardımcı elemanlar sayesinde iki hastadan kan idrar örnekleri alındı ama tetkike gönderilemeden servisteki laboratuvar görevlileri de hemşireler de delirdi. Olan her şey kimse düşünme payı bulamadan oldu. Ne adam teskin oldu ne kadın ne doktorlar kendine geldi ne hemşireler. Hastalar hıçkırıyor, titriyor, kulaklarını burunlarını tutuyor, onlar ne yapıyorsa ötekiler de aynısını yapıyordu. Çaresizlik acil servisi kaplarken peş peşe üç ambulans daha geldi. Yine çığlıklar yine siren sesleri. Yeni çığlıklar öncekilerin aynıydı. Sedyede cihazlara bağlı karısını teskine çalışan adam “radyoaktif” dedi, “sabotaj” dedi. Aynı adam “hastaların ayaklarını sedyeye bağlayın” da dedi.   

Akıl gidince gelmez. İnsan da kilitlenince kilitlenir. Doktorlar odalarına kapanınca hemşireler kendiliğinden duvar diplerine yığılır. Öyle oldu. Ya şimdi kimin aklıyla iş görülecekti? O hâlde durumdan vazife çıkaran güvenlikçi bir el, hasta, hasta bakıcı, refakatçi, hemşire doktor kim varsa herkesin telefonlarına el koyarak onları bir dolaba istifledi. Birkaç güvenlik görevlisi ortalıkta belirdi ama konu onların olmadığından anlamsız bir şaşkınlıkla sağa sola bakmaktan başka bir şey yapamadılar. Maskeli güvenlik görevlileri saçmaca hasta kimliklerini kontrol ederken havacı üniformalı bir komutan birkaç askerin kolundan içeri girdi. Komutan için “savaş pilotu” diyen de, “pilot değil, zabıta o” diyen de oldu. Önce herkesin susmasını işaretle emreden komutan daha kendi adını söyler söylemez siren sesiyle ağlamaya başladı. Onu taşıyanlar da aynı şeyi yaptı.  

Komutanı güçlükle bir sedyeye aldılar ki peşi sıra üç asker daha geldi. Acil servisin kapısından giren herkes aynı çığlığı atıyor aynı siren sesiyle çırpınmaya başlıyordu. Hastayı, hasta bakıcıyı, refakatçiyi, doktoru hemşireyi aynı anda delirten bu felaketten daha büyük facia olamazdı. Kimyasal bir saldırı mı, tsunami mi, deprem mi, kıyamet mi bu? Bu dalgalı siren sesi nasıl da insanı çökertiyor. Bir çip mi takıldı bu insanlara? Bu metalik ses onlardan nasıl çıkıyor? Kim bu insanlar? Hepsi ajan, hepsi cinlenmiş olabilir miydi? Aralarında nasıl bir bağ var? Sicilleri nasıl, yurttaşlık belgeleri tam mı? “Ezoterik” bir toplu intihar eylemi olabilir miydi? Şehre “sarin gazı” serpiştirilmiş olmasın? Hayır hayır, bu insanlar ülkeleri için türlü yararlıklar göstermiş yurtsever insanlar. 

“Siber saldırı” değilse ne demeli bu büyük felakete? Kim çözecek bu kördüğümü? İstihbarat mı, hükûmet mi, Sağlık Bakanlığı mı, Dünya Sağlık Örgütü mü, kim? Toplu cinnet diyorum ama bu doğru bir tanım mı? Gerçek şu ki siren sesi hastaneyi, hastane Rothschild Bulvarını, bulvar ülkeyi felç etti. Belki de dünya felç oldu. Dakikalardır dünyadan haber alınamıyor. Telefon tuşları kilitlendi. Polis özel hattından olağanüstü bir saldırıyla yüz yüze olunduğunu, doktorlar dahil........

© Perspektif