menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Birinci Yılında Süreç: Meşruiyet, Güven, Rıza

23 0
01.10.2025
SİYASET

Bu ve benzeri süreçler literatürde “negatif barış” ve “pozitif barış” olarak ayrıştırılır. Negatif barış, şiddetin, terörün sona ermesidir. Pozitif barış ise şiddet, çatışma, teröre sebebiyet veren kök sebeplerin ortadan kaldırılması, toplumsal barışın kalıcı bir şekilde tesis edilmesidir. Her iki süreç için de ayrı ayrı toplumsal rızaya ihtiyaç duyulacağı açıktır. Sürecin ihtiyacı olan yasal çalışmalara desteğin sağlanması toplumsal destek ile güven arasındaki açı farkının kapatılması ile mümkündür.

MEHMET EMİN EKMEN 1 Ekim 2025

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) lideri Devlet Bahçeli’nin DEM Parti sıralarına giderek tokalaşmasıyla görünür kılınan, 22 Ekim ve 5 Kasım çağrılarına Abdullah Öcalan’ın olumlu yanıt vermesi, örgütün feshi, sembolik silah yakılması ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde komisyon kurulmasıyla ile belirli bir aşamaya gelen “sürecin” birinci yılını doldurmuş bulunuyoruz. Bir yıllık sürede kat edilen gelişmeler doğal kabul edilebileceği gibi, sürecin “hızlandırılmış bir süreç” olarak kodlandığı göz önüne alındığında ciddi zaman kayıpları yaşandığı da iddia edilebilir. Toplum ve süreç arasındaki bağı, toplumsallaşma, toplumsal rıza, sürece destek ve güven gibi kavramları, Komisyon’un çalışmaları üzerinden anlamaya çalışacağız.

91 Kurum ve Kuruluş, 858 Sayfa Tutanak, 12 Oturum, 55 Saat

Komisyon’da bugüne dek 91 kişi, kurum ve kuruluş dinlendi, bazı kuruluşlar birden fazla temsilciyle katıldı. Toplamda 55 saat süren oturumlarla 858 sayfa tutanak oluşturuldu ve tüm bu çalışmalar erişime açık durumda. 12 oturum boyunca yapılan sunum ve konuşmaların, yapıcı diyalogların, demokratik uzlaşı kültürümüzü daha da derinleştireceğine, toplumsal barışın ve kardeşliğin inşasında kalıcı katkılar sunacağına, sadece süreci değil, siyasi tarihimiz ve devlet aklı müktesebatımızı besleyip geliştireceğine inanıyoruz.

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu’nun 12. Oturumunda dinlenen düşünce kuruluşları sunumlarının önemli bir kısmını başlıkta yer alan toplumsallaşma, rıza, destek, güven mevzularına ayırdılar. “Toplumsal rıza”nın ve “rıza üretimi”nin barış süreçlerindeki belirleyici rolü bir kez daha açık biçimde vurgulandı.

Bir önceki oturumda akademisyenler, çatışma sonrası toplumların yeniden inşasında, kalıcı barışın tesisinde ve demokratik yapının güçlendirilmesinde halkın gönüllü katılımını ve onayını içeren rıza mekanizmalarının ne denli hayati olduğunu teorik çerçeveler ve pratik deneyimlerle ortaya koyarken, düşünce kuruluşları sürecin başarıyla tamamlanmasında toplumsal desteğin önemini ve mevcut durumu detaylı bir şekilde ele aldılar.

Sürecin yalnızca siyasi ve hukuki boyutlarıyla değil, sosyolojik ve psikolojik katmanlarıyla da ele alınmasının gerekliliği bir kez daha altı çizilerek ifade edildi. Toplumsal hafıza, kolektif travmalar, kimlik algıları, aidiyet duygusu ve güven inşası gibi unsurların toplumsal rızanın oluşmasında ve sürdürülebilir bir meşruiyet zemininin sağlanmasında kritik önemi bir kez daha ortaya kondu.

Sürecin Sene-i Devriyesi

1 Ekim 2024’te başlayan bu sürecin sene-i devriyesine yaklaşırken, toplumsal rıza bağlamında nerede durduğumuzu değerlendirmek büyük önem taşıyor (Süreç hakkındaki son değerlendirme yazıma dipnotta bulunan linkten ulaşabilirsiniz). Geride kalan bir yıl içinde; özellikle de Komisyon’un sağladığı imkân ile farklı toplumsal kesimler, akademi, sivil toplum ve düşünce kuruluşlarının sürece dahil edilmesiyle önemli bir katılım zemini oluştu. Bu çok sesli ve çok paydaşlı yapı, demokratik meşruiyetin toplumsal rıza üzerinden inşası yönünde kıymetli bir başlangıç sağladı. Ancak toplumsal rıza, yalnızca dinlemekle değil, hissettirmekle, katılımı prosedürel olmaktan çıkarıp beklentilere cevap vermekle güçlenir. Bu anlamda tamamlanmamış bir inşa sürecinin içindeyiz. Güvenin yeniden tesisi, geçmişle yüzleşme ve adalet duygusunun pekiştirilmesi için atılacak adımlar, rızanın derinleşmesini ve kalıcılaşmasını belirleyecektir. Gelinen noktada umut verici bir toplumsal dikkat ve ilgi oluştuğu; ancak bu ilgiyi kalıcı bir mutabakata dönüştürmek için daha kapsayıcı, daha şeffaf ve daha sahici bir toplumsal diyalogun, süreç yönetiminin gerektiği açıktır.

Sürecin Yumuşak Karnı: Elitler Arası İletişim ve Mutabakat

Bu süreci atipik kılan en önemli hususlardan biri süreç yürütücülüğünün dar kapsamıdır. Aradan bir yıl geçtikten sonra bile bu sürecin MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın koordinasyonunda, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Öcalan arasındaki bir iletişim ve mutabakatla ilerlediği açık. Bu iletişim ve mutabakat o kadar sınırlı ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sürecin işleyişi, detayları ve arka planı ile ilgili olarak ne kabineyi temel seviyede bilgilendiriyor ne de AK Parti merkez yönetimini. Keza Sayın Devlet Bahçeli, sürecin iletişimini sırtlanmış olmasına rağmen mevzuların kendisinden sadır olan bir politika ve talimat olarak görünür olduğu, parti kademelerinde sürece dair esaslı tartışmaların yapılmadığı gözlenmektedir. Son olarak Öcalan, sürecin gerektirdiği kararları almak ve kendi ifadesiyle “tarihsel sorumluluğu üstlenerek” örgütüne ve paydaşlarına bunu adeta dayatmaktadır. Her ne kadar örgütün kongre süreci gibi birtakım katılım mekanizmaları görünüyor olsa da sonuçta örgüt liderinin tutumuna uygun cevap vermek dışında bir seçeneklerinin olmadığı açıktır.

Elitler arası iletişim ve mutabakat olarak tanımlanabilecek kapsam belki de sürecin güçlü yönlerinden biridir. Ülkenin son on yılda yaşadıklarından sonra karar alıcıları, orta sınıf yöneticileri ve toplumu böyle bir sürece ikna etmenin kolay olmayacağı açıktır. Ancak detaylı olarak açıklanacağı üzere, sorun şudur ki, toplum ve değişik kademede katmanlar sürecin ihtiyaçları ve olası gereklerine de yeterince hazırlanılmamaktadır. Sürecin ihtiyaçları ve gereklerine yönelik en net ve açık tutum Sayın Devlet Bahçeli tarafından yürütülmektedir. Sayın Bahçeli’nin bu tutumuna “umut hakkı” ve “gerekirse Meclis’te konuşma hakkı” çağrıları, kongre için Malazgirt daveti, silahları yakanların ülkeye dönememiş olmasının çelişkisi ile kayyımlığın sona erdirilmesine ilişkin açıklamaları ve hukukçu kurmayı Feti Yıldız’ın ısrarla ifade ettiği infazda eşitlik, hasta hükümlü tuttukların durumu ve son olarak Komisyon’un İmralı’yı ziyaret edebileceği yönündeki beyanları örnek olarak gösterilebilir. Sürece dair bu ön açıcı tutumun Cumhurbaşkanı, AK Parti karar alıcıları, süreç yöneticileri tarafından ne kadar verimli kullanılabildiği hususunun cevabı maalesef olumsuzdur.

Toplumsal Destek Nasıl Devşirilir?

Toplumsal rızanın üretimi, yalnızca teknik ya da hukuki adımlarla sağlanabilecek bir olgu değildir; bu rıza, sürecin merkezde siyasi aktörlerce, çevrede sivil toplumdan kanaat önderlerine uzanan geniş bir zeminde içselleştirilmesiyle mümkün olabilir. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un vurguladığı gibi, sürece destek yalnızca Komisyon’un faaliyetlerinden değil, bu faaliyetlerin kamuoyuna taşınması ve “kendi toplumuna anlatma” becerisinden beslenecektir. Bu anlamda, destek üretiminin kaynağı, anlatılarla çevresini ikna edebilen bireyler, kapsayıcı dil kullanan kurumlar ve barışı toplumun her kesimi için somut faydaya dönüştüren stratejiler olacaktır. Bu noktada rıza, yalnızca onay değil; umut, güven, adalet hissi gibi duygusal eşlikçilerin de dâhil edilmesiyle pekiştirilen çok katmanlı bir sahiplenmedir.

Komisyon sunumundaki araştırma bulguları gösteriyor ki mevcut destek yüksek olsa da güven düzeyinin bu desteği takip etmemesi önemli bir kırılganlık yaratmaktadır. Özellikle Kürt kamuoyunun barışa olan güçlü ilgisi ve sürece verdiği yüksek destek, somut adımlar atılmadıkça derinleşen bir güvensizlikle karşı karşıya kalmaktadır. Diğer yandan, sürecin Türk kamuoyu nezdinde de seçim yatırımı algısından arındırılması ve örgütün silahsızlanmasına dair inandırıcı perspektiflerin oluşturulması gerekmektedir. Toplumsal rızanın sürdürülebilirliği sadece söylemle değil, karşılıklı güveni besleyen ve tüm kimlikleri kapsayan yapısal dönüşümlerle mümkündür.

Komisyon Dinlemeleri

Meclis dinlemelerinin uzadığı, asıl yapılması gereken yasama işine geçişi geciktirdiği yönünde kuvvetli eleştiriler var. Bu dinlemelerin gerekliliği ve doğruluğu iki gerekçeyle savunulabilir. Öncelikle, 1 Ekim sürecinde barış süreçlerinin toplumsallaşması başlığında kurulan tek mekanizma bu Komisyon olabilir. MHP’nin 1 Ekim’den itibaren en az üç ayrı tur ile Türkiye genelinde yaptığı çalışmalar oldukça kıymetli, DEM Parti’nin gecikmeli de olsa 12 Mayıs fesih kararından sonra kendi tabanına ve kısmen farklı çevrelere bu meseleyi anlatma çabası önemli, AK Parti’nin son iki ayda önce basın toplantıları sonra sokak ziyaretleri ile yaptığı çalışmalar da bir bağlama oturabilir. Bu çabaların her biri bir sokak veya mahalleye tekabül ederken, siyasetin merkezinde yer alan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yürüttüğü çalışmalar ayrı bir önemdedir. Komisyon’un sunduğu neredeyse sınırsız özgürlük alanı, sözü olan herkesin dinlenmesi, toplumun sesinin karar alıcılara ve devlet mekanizmasına hatta tutanaklar yoluyla örgüt başta olmak üzere süreçte etkili olan herkesin gündemine taşınması oldukça kıymetlidir. Diğer yönden dinleme koreografisinin eksiksiz tamamlaması gerekir. Yarın dinlemeler bittiğinde toplumun herhangi bir kesiminim dinlenmediği eleştirisine sebep vermeyecek kapsayıcı bir dinleme yapılmalıdır. Herkesin dinlenmesi imkânsız olsa da bugüne kadar yapılan dinlemelerin belirli bir koreografiye oturduğu, belirli yetkinlikte ve derinlikte olduğu rahatlıkla ifade edilebilir.

Sürecin mimarisi ve toplumsallaşması açısından dinlemeler, içeriğine katılmasak ya da eleştirsek bile yapılması gereken, önemli konuşmalardı. Hatta en çok tepki duyulan ifadeler bile, o kesimin sürece katılımı açısından kıymetli ve anlamlıydı. Barış süreçlerinin toplumsallaşabilmesi için meselenin tabana yayılması gerekiyor; kadınıyla, genciyle, iş dünyasıyla, din adamlarıyla toplumun her kesiminin sürece dâhil olması şart.

Sürecin yalnızca elitler arasında yürütüldüğü bir ortamda, barışın toplumsallaşması yönündeki tek işlevi bu Komisyon üstleniyor. Komisyon, çalışmalarına son verdiğinde, burada dinlenen hiçbir katılımcı kendini ifade edebileceği böyle kuvvetli bir mecra, bir zemin bulamayacaktır. Bu nedenle, bugüne kadar yapılan dinlemeler hem içeriği hem de temsil dengesi açısından son derece yerinde ve doğru bir şekilde kurgulandı. Temsil gücü yüksek bağımsız kişi ve kuruluşlar bu oturumlarda temsil edildi. Bu yönüyle de oldukça dengeliydi.

Komisyon, bütün olumlu yönlerine rağmen, akademisyenler oturumdan sonra Sayın Numan Kurtulmuş’un ifade ettiği gibi “bağımsız gözlem kurulu” değildir, “dış göz” veya “üçüncü göz” değildir. Ancak devlet isterse bu Komisyon’a bu vasıfları kazandıracak görevler de tevdi edebilir. Böyle bir gelişme şüphesiz demokratik denetim açısından olumlu olacaktır.

KendiToplumuna Anlatmak

Meclis Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, birçok kapanış konuşmasında yaptığı bir uyarıyı 12. oturumu kapatırken, “Böylesine bir sürece Türklerin ve Kürtlerin kahir ekseriyetinin destek vermiş olması -aşağı yukarı dörtte 3’ün üstünde bir destek var- önemlidir. Rızanın artırılabilmesi ise sadece tek başına bu Komisyonun yapabileceği bir iş değildir. Buraya gelen sivil toplum kuruluşlarımızın, burada bu sürece katkı sunan arkadaşlarımızın hepsinin kendi çevrelerinde bu olumlu görüşlerini paylaşmaları ve toplumsal rızanın artırılması için kanaatlerin gelişmesini sağlamasını temenni ediyoruz” sözleriyle yineledi. Numan Bey’in yaptığı bu konuşma, bir yandan Komisyon’un önemini vurgularken diğer yandan kendi yakın çevremiz ve ardındaki çeper çevrenin asıl etkisi ile kabulün, rıza üretiminin başlayacağı mesajını içermektedir. Küçük bir merkezden başlayacak dalgalanmalar, çeper çevreye dağıldıkça destek tsunami boyutuna ulaşacaktır…

Toplumsal destek, güven, meşruiyet ve benzeri hususları araştırma şirketlerinin sunumları üzerinden değerlendirmek faydalı olabilir.

Ortak Anlatı

Sürece desteğin artması için “ortak anlatı etrafında toplanma” vurgusu yapan Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Dış Politika Araştırmaları Direktörü Murat Yeşiltaş, “Daha kapsamlı ve sürdürülebilirlik için toplumun güven duyarak süreci içselleştirmesi, siyasal katılımın meşru bir zeminde daha da güçlendirilmesi, farklı kimliklerin eşit vatandaşlık temelinde kendini güvende hissetmesi gerekir. Toplumun farklı kesimlerinin süreci sahiplenmesi son derece kritiktir. Bu anlamda, ortak bir anlatı etrafında toplumun bir arada olması sürecin hem siyasi derinliğini hem de toplumsal derinliğini kazanmak anlamında hayati derecede önemlidir” dedi.

Toplum Önce Barış, diyor

Veriler paylaşan Yeşiltaş, “Toplum bu süreci nasıl içselleştirilmiştir veya toplumun beklentisi nedir diye baktığımızda, açık uçlu sorularda 1’inci sırada toplumsal barış beklentisinin w oranında, güvenlik kayıplarının bitmesinin v’yla 2’nci sırada, terörün sona ermesinin u’le 3’üncü sırada olduğunu görüldüğünü” ifade etti. Bu verilerde umut verici olan, toplumun ilk sıraya toplumsal barışı, ardına ölümlerin durmasını koyarak adeta pozitif barışın gereklerine kredi açılmış olmasıdır.

Türklerin İknası, Kürtlerin Talepleri” Mesut Azizoğlu

Zihniyet değişikliğin hukuki değişikliklerden daha zor olacağını vurgulayan Dicle Toplumsal Araştırmalar Merkezi (DİTAM) Başkanı Mesut Azizoğlu, “Toplumsal rızanın üretilmesi, adalet duygusunun sağlanması ve geleceğe yönelik ortaklaşmayla ilgili Komisyondan beklentiler var. Öncelikle toplumun iknası ve adalet duygusunun tesisiyle ilgili şunu belirteyim: Çözüm için ikna edilmesi gereken kesim Türkler, adalet duygusunun sağlanmasıyla ilgili muhatap da Kürtler. Türkiye toplumunun iknası Komisyon’un önünde önemli bir görev olarak duruyor… Bu zihniyet değişimi hukuksal değişimlerden çok daha zor olacak. Toplumun Kürt meselesiyle ilgili zihniyet değişimi için uzun bir zamana ihtiyaç var. Doğru yöntemler doğru içeriklerle bile toplumun ikna edilmesi uzun zaman alacak, hatta belki hiç ikna olmayacak kesimler bile olabilecek. Bu sorunun çözümsüzlüğünün bugün ve gelecekte yaratacağı maliyetlerin topluma anlatılması gerekiyor. Çözümsüzlük üzerinde ısrar etmenin uzun vadede oluşturacağı risklerin toplum tarafından anlaşılması gerekiyor” diye konuştu.

Azizoğlu, son on yıldaki söylem etkisinin zorluğuna rağmen iknanın ancak Devlet ve Cumhur İttifakı siyasetçileri tarafından yapılabileceğini, DEM Partisi siyasetçilerinin Türk toplumuyla aralarındaki makasın bir şekilde açıldığını ifade ederken Selahattin Demirtaş’ın iki toplum nezdindeki itibarından faydalanması gerektiğini belirtti.

Dil Meselesi

DİTAM adına ikinci sözü olan Sedat Yurtdas, sözlerini Kürtlerin nezdinde tartışma konusu olan Barış Anneleri’nin Kürtçe konuşamamasına dair eleştiri ile başladı: “Arkadaşımız Leyla Zana’nın yemin töreninde Kürtçe bir cümle sarf etmesi büyük bir infiale yol açtı. Otuz dört yıl sonra bir barış annesinin bu çatı altında farklı gerekçelerle de olsa kendini Kürtçe ifade edememesi eşit dil eşiğinin aşılamadığının açık kanıtı durumunda. Oysa, dil, bir halkın kalbidir; susturulursa ruh yaralanır. Komisyon, topluma eşitlik hissini vermek konusunda daha cesur olmalı. Kürtçenin tüm kurumlarda özgürce konuşulabildiği bir Türkiye yalnızca Kürtler için değil tüm toplum için bir özgürlük müjdesi........

© Perspektif