“Silahsızlanmanın” Süreç Tasarımı
“Silahsızlanmanın” Süreç Tasarımı
“Silahsızlanmanın” Süreç Tasarımı
Süreç tasarımı açısından bakıldığında, Türkiye’de yaşanan şey klasik anlamda bir barış süreci değil. Daha doğru bir tanımla, Türkiye’deki süreç, devlet merkezli, milliyetçi meşruiyetle açılmış, dar kapsamlı, silahsızlandırma öncelikli ve henüz siyasi çözüm aşamasına geçmemiş bir çatışma dönüşümü süreci.
PKK’nin silahsızlandırılması süreci, devlet ile örgüt arasında, silah bırakma ve yasal düzenlemenin sıralaması üzerine yaşanan ihtilaf nedeniyle bir süredir duraksamış durumda(ydı). İhtilafın aşılması için, daha önce de her tıkanma anında yaptığı gibi, Bahçeli dikkat çeken açıklamalarda bulundu ve 18 Mayıs’ta Türkgün Gazetesi’nde yayımlanan demecinde sürecin yeni bir aşamaya geçmesi gerektiğini ve buna uygun bir yol haritasına ihtiyaç duyulduğunu belirterek somut önerilerini kamuoyuyla paylaştı. Bahçeli, açıklamasında sürecin kurumsal takibi için TBMM’de tüm partilerin temsil edileceği bir yasama komisyonu, Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında ilgili bakanlık ve kurumların yer alacağı bir yürütme komisyonu, toplumsal bilgilendirme ve kurumlar arası eşgüdümden sorumlu bir “Terörle Mücadele Devlet Koordinasyon Merkezi” ve Abdullah Öcalan’ın yeni bir statüyle görev üstleneceği bir “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” kurulmasını önerdi.
AK Parti’li yetkililer, Bahçeli’nin açıklamalarını olumlu karşıladıklarını duyurdular; ancak bu önerileri hayata geçirmeye yönelik henüz somut bir adım atılmış değil. Dolayısıyla Ekim 2024’ten bu yana devam eden PKK’nin silahsızlandırılması süreci bugün hâlâ tanımlanmış ve tamamlanmış bir kurumsal çerçeveye sahip değil.
Öte yandan, 22 Haziran’dan başlayarak AK Parti kanadından peş peşe gelen açıklamalar, örgüt ile devlet arasında silah bırakmanın tespit ve teyidi ile yasal düzenlemenin sıralaması üzerine yaşanan ihtilafın nihayet çözüldüğünü ve yasal düzenlemenin önümüzdeki günlerde Meclis’e gelebileceğini gösteriyor. Yasal düzenlemenin Meclis tatile çıkmadan çıkarılmasını, uzunca bir süredir duraksayan sürecin hızlanması ve tekrar rayına girmesi açısından çok kritik bir gelişme olarak görmek gerekir. Bu, Bahçeli’nin süreci kurumsal bir çerçeveye kavuşturma önerisinin de önünü açabilir.
Tam da bu noktada, iki yıldır devam eden bu süreci çatışma çözümü literatüründe geliştirilmiş süreç tasarımı (process design) perspektifinden okumak zamanlı ve anlamlı olacaktır. Çatışma çözümü ve barış inşası literatüründe süreç tasarımı yaklaşımı, tarafların yalnızca neyi müzakere ettiğini değil, bir sürecin en başta nasıl inşa edildiğini de analiz etmeyi amaçlayan bir çerçevedir. Meseleye süreç tasarımından hareketle bakmak, ne üzerinde müzakere edildiği sorusundan önce, bir sürecin nasıl mümkün hale geldiği sorusuna odaklanır. Zira çatışma çözümü alanındaki deneyimler uzun zamandır bir sürecin başarısının çoğu zaman masaya neyin geldiğinden çok masanın nasıl kurulduğuyla ilgili olduğunu kabul eder. Buna göre bir sürecin düşünülebilir hâle geldiği koşulları kimin/neyin oluşturduğu sorusu genellikle daha belirleyicidir.
Sürecin Birinci Tasarım Özelliği: Meşruiyetin Yeniden Kurulması
Çatışma çözümü süreçlerinde ilk problem genellikle tarafların masaya oturmasıdır. Türkiye’de ise 2015’te rafa kaldırılan çözüm sürecini takip eden on yıl boyunca siyasete hâkim olan güvenlik merkezli paradigma ve kutuplaştırıcı söylem nedeniyle daha temel bir sorun vardı: masanın kurulmasının meşrulaştırılması.
2015’ten bu yana Kürt meselesinin siyasal çözümüne ilişkin tartışmalar yalnızca kamusal ve kurumsal gündemin dışına itilmedi, aynı zamanda kriminalize edildi. Dolayısıyla 2015 sonrasında hükümet dahil herhangi bir siyasal aktörün bu konuda bir inisiyatif alması yahut bir girişim başlatması hem ihtimal dışıydı hem de bunun ciddi bir meşruiyet kriziyle karşılanmaması neredeyse imkânsızdı.
2024 sonbaharında ise değişen bölgesel ve iç siyasi dinamikler yeni bir süreci zorladı. 7 Ekim sonrasında, İsrail’in bölgedeki birçok ülkeye gerçekleştirdiği saldırılar, ABD/İsrail ile İran arasında yaşanan savaşlar, Esad rejiminin çökmesi ve Suriye’nin yeniden yapılanma dönemine girmesi gibi birçok dinamik bölgesel dengeleri değiştirdi. Bu gelişmeler Türkiye açısından hem yeni riskler hem de yeni fırsatlar yaratırken, PKK ve bağlantılı yapılar açısından ABD’nin değişen bölge politikaları nedeniyle Suriye iç savaşı sırasında ortaya çıkan imkân sahası daraldı. Buna, silahlı mücadelenin dönüştürücü kapasitesine yönelik inancın yapısal olarak zayıflaması da eklendi.
İç siyaset cephesinde ise itiraf edilmese de Türkiye’nin iktidar koalisyonu hem kendi siyasal mantığının sınırlarına hem de seçim dinamiklerinin dayattığı kısıtlara dayanmıştı. Nitekim 2024 yerel seçimleri, Cumhur İttifakı açısından önemli bir dönüm noktası oldu. Derinleşen ekonomik krizin belirleyici etkisi altında gerçekleşen seçimler, 2023’te kıl payı elde edilen başarının tekrarlanmasının kolay olmadığını ve güvenlikçi söylem ile kutuplaştırıcı siyasetin artık seçim kazanmayı garanti eden araçlar olmaktan çıktığını ortaya koydu.
Tüm bunlar, çatışmanın her iki taraf için de stratejik zeminini önemli ölçüde değiştirmişti. Ne var ki Türkiye’nin 2024 sonbaharında derin biçimde kutuplaşmış siyasi ortamında, hükümet dahil hiçbir beklendik siyasi aktör bu değişime yanıt verebilecek, taraflar arasında temas ya da diyalog başlatabilecek meşru bir zemini yaratma kapasitesine sahip görünmüyordu. Dolayısıyla Türkiye’de mesele öncelikle güven inşası değil, meşruiyet inşasıydı. Ve bu problem, dünya örneklerinde daha önce pek rastlanmayan bir biçimde aşıldı. Bir önceki çözüm sürecinin en sert muhalifi, Milliyetçi Hareket Partisi’nin lideri Devlet Bahçeli tarafından.
Kuzey İrlanda, Kolombiya, Güney Afrika veya Nepal gibi örneklere baktığımızda, milliyetçi aktörlerin çoğu zaman bozucu, veto oyuncusu ya da isteksiz ortak olarak konumlandığını görürüz. Türkiye’de ise bu süreç tersine yaşandı.
2024 Ekiminde Bahçeli’nin önce mecliste DEM Partili vekillerin elini sıkması, sonra Öcalan’ın Meclis’e gelerek PKK’nin feshini ilan etmesini önermesi, takip eden süreçte İmralı heyetinin kurulmasından, Meclis komisyonunun Öcalan ile görüşmesine ve son olarak geciken yasal çerçeve nedeniyle yaptığı önerilere kadar her kriz anında ön açıcı bir rol üstlenmesi ve bu adımların kayda değer ölçüde milliyetçi bir karşı tepki yahut milli ihanet suçlamasıyla karşılanmaması Türkiye’de sadece Devlet Bahçeli’nin sahip olduğu bir imtiyaz. Bahçeli’nin MHP’nin örgütlenme tarihi, kurucu ideolojisi ve devlet aklını temsil etme iddiası ile bu iddianın Kürtler dâhil Türkiye toplumunun çoğunluğu tarafından benimsenmiş olması gibi sahip olduğu arka plan, normal şartlarda ciddi bir meşruiyet kriziyle karşı karşıya kalacak bir çatışma çözüm girişimi için meşruiyet zeminini oluşturdu.
Dolayısıyla Türkiye’de devam etmekte olan sürecin ilk ve belirleyici tasarım unsuru meşruiyet inşasıdır. Bu da bu süreci son derece özgün kılıyor. Çünkü çoğu süreçte soru, taraflar arasında nasıl güven üretileceğidir. Türkiye’de ise başlangıç sorusu ‘Bu süreci kim başlatırsa hem siyaset hem de toplum bunu meşru kabul eder?’ olmuştur. Bu açıdan bakıldığında sürecin ilk başarısı, müzakere yaratmak değil; müzakereyi siyasal olarak mümkün hale getirebilmiş olmasıdır. Bahçeli gibi beklenmedik ve şu an iktidar ortağı olan bir siyasi figürün bu süreci bizzat başlatmış ve sahiplenmiş olması meşruiyeti takiben bir güven de tesis etti. “Bahçeli bu işe girdiyse, bu iş bu kez ciddi” algısı, kamuoyunda hızla yerleşti.
Sürecin İkinci Tasarım Özelliği: Kapsamın Bilinçli Olarak Daraltılması
Klasik barış süreçlerinde taraflar silahsızlanma, anayasal reform, temsil mekanizmaları, insan hakları, güç paylaşımı ve kimlik meselelerini aynı çerçevede ele almaya çalışırlar. Türkiye’de ise bunun tersini görüyoruz. Süreç, başından bu yana tutarlı biçimde PKK’nin silahsızlandırılması olarak tanımlandı ve öyle tanımlanmaya devam ediyor. Bu tercih tesadüfi değil. Süreç tasarımı açısından bunun bir mantığı da var: kapsam genişledikçe veto noktaları da çoğalır; her yeni başlık, süreci çökertebilecek yeni bir kırılma noktası yaratabilir. Silahsızlandırmaya odaklanmak ise daha dar, daha yönetilebilir ve daha az kutuplaştırıcı bir gündem yaratma imkânı sunuyor.
Fakat bu tercihin yapısal bir bedeli de var. Silahsızlandırma ilerledikçe süreç kaçınılmaz biçimde kendi sınırlarına ulaşacak ve ertelenmiş soru yeniden gün yüzüne çıkacaktır: Silahların bırakılmasından sonra ne olacak? Bu soru........
