Çözüm Süreci: Çözülen Nedir, Çözen Kimdir ve Nasıl Çözülmektedir?
Çözüm Süreci: Çözülen Nedir, Çözen Kimdir ve Nasıl Çözülmektedir?
Çözüm Süreci: Çözülen Nedir, Çözen Kimdir ve Nasıl Çözülmektedir?
Kendi pozisyonunu tartışma dışı bırakarak yürütülen çözüm arayışları çoğu zaman yapısal dönüşüm üretmez; bunun yerine belirli aktörlerin tasfiyesine yönelir. Günün sonunda buna da “çözüm” adı verilebilir. Ancak tasfiye ile çözüm aynı şey değildir.
Gündemimizin en kritik başlığı Çözüm Süreci. Türkiye’nin yakın tarihi dikkate alındığında, bu konunun ehemmiyeti anlaşılacaktır. Dolayısıyla çözümü konuşmak çok doğaldır. Ancak bu doğallığın getireceği bazı karartmaların da olabileceğine dikkat kesilmek gerekiyor. Meşhur deyişle; en gizli sır, gözlerimizin önünde olan sırdır. Sır o kadar açık ve o kadar göz önündedir ki, ilk bakışta bir sır iması bile taşımaz.
Peki, bunun Çözüm Süreci ile ne alakası var? Şüphesiz bu soruyu açmak gerekiyor. Öncelikle, kategorik olarak çözüm sürecinin gerekli, önemli ve olmazsa olmaz olduğunu belirterek başlamalıyım. Ancak yapısal bir gerekliliği savunmak ile fiilen yürüyen sürecin nasıl işlediğini irdelemek; olması gereken ile mevcut olanın niteliğini konuşmak ve tartışmak arasında fark vardır.
Başlıkta da görüldüğü üzere üç temel nokta var. Birincisi, konuştuğumuz konu nedir? Bu konu ile ilgili belirli bir mutabakata varmış durumda mıyız veya aynı şeylerden mi bahsediyoruz? Konuştuğumuz sorunun çözümünde hangi aktörler rol alıyor? Sorunun çözümünde olması gerekenler kimlerdir? Olması gerekip olmayan aktörler var mıdır? Üçüncüsü, sorun ve aktörler ne tür bir süreç içinde konumlanmış durumdalar? Daha doğrusu sorunun çözülmek istendiği ve sorunu çözme iradesi gösteren aktörleri dikkate aldığımızda, bu umut, vaat ve iradeyi taşıyan bir süreç yapılanması ile karşılaşıyor muyuz? Kısaca: Sorun ne, aktörler kim, takip edilen yol nasıl?
Kamuoyunda ilk iki hususla ilgili çok problem yokmuş gibi görünüyor. Üçüncü husus ise varlığı ve yokluğu itibarıyla anlamlı bir başlık değil.
Soru 1: Çözülen nedir?
Neredeyse yarım asırdır gündemimizi oluşturan meselenin tam olarak ne olduğuna ilişkin anlamlı bir konuşma yapmış olduğumuzu belirtmek güç. Büyük bedeller ödediğimiz, inanılmaz bir maliyetle bizi karşı karşıya bırakan sorunun asgari müştereklerinin ne olduğunda mutabık mıyız, çok da emin olamıyorum. İşin bu kısmı sanki çok da üzerinde durulması gerekmiyormuş gibi davranılıyor. Adeta çözülmek istenen mesele bir an önce gündemden çıksın isteniyor. Ancak sorunu gündemden çıkarmak ile sorunun anlamlı çözümü aynı anlama gelmiyor. Kürt sorunu, Mesut Yeğen’in belirttiği gibi, “Cumhuriyet dönemi devlet söyleminde; saltanat ve hilafet özlemi olarak ‘irtica’, modernlik öncesi toplumsal biçimlerin bir direnişi olarak ‘aşiret ve eşkıya’, başka devletlerin tezgâhı olarak ‘ecnebi kışkırtması’ ve nihayet iktisadi bir durum olarak ‘bölgesel geri kalmışlık sorunu’ şeklinde yeniden kuruldu. Bütün bu yeniden kurulma biçimlerinde değişmeyen, Kürt sorununun etno-politik mahiyetine yönelik istikrarlı suskunluktu.” Burada devlet, Kürtlüğü nasıl algıladığını çerçevelemekle kalmıyor, aynı zamanda etraflı bir inşaya girişiyor. Bu algı ve inşa çabasına direnç olarak ortaya çıkanların da başka tür bir algı ve inşa içinde oldukları açıktır.
Meselenin girift ve karmaşık doğasını vurgulamaya çalışıyorum. Kürt meselesi çok katmanlıdır ve iyi niyetle, bölgesel ve küresel gelişmelerin dayatmasıyla, el çabukluğuyla gündemden çıkarılabilecek bir mesele değildir. Güvenlik sorunu olarak tanımlandığında başka, vatandaşlık sorunu olarak tanımlandığında başka, temsil, eşitlik veya demokrasi sorunu olarak tanımlandığında ise bambaşka çözüm yolları ortaya çıkıyor. Veya bunların tümü olarak tanımlandığında daha farklı bir konuşma yapmamız gerekiyor. Üstelik sorunun neyle ilgili olduğunda mutabık kalsak bile bütün aktörlerin aynı şekilde konuşması yine mümkün olmayacak. Bu nedenle mevcut konuşmada çözüm, yalnızca bir sonuca değil, aynı zamanda bir tanımlama faaliyetine işaret ediyor ki bu, üzerinde durulması gereken bir husustur.
Kanaatimce altını çizmemiz gereken husus, meselenin merkezinde devletin olması ve çözümün devleti de kuşatacak şekilde konuşulması gerekliliğidir ki bu; hem meselenin ne kadar zor olduğunu hem de konjonktürel gelişmelerin yönlendirdiği mevcut çözüm arayışının parametrelerinin neler olduğunu göstermesi açısından kritiktir.
İşin bu kısmında da bir tuhaflık var. Bahçeli’nin açıklamasıyla başlayan, Öcalan’ın destekleyici açıklamalarıyla devam eden süreç; tabiri caizse devleti ve örgütü temel aktör olarak konumlandırmış durumda. Nitekim paylaştığı uzun değerlendirmede Bahçeli, Öcalan’ın muhataplığının hem geçerlilik ve güvenilirlik testinden başarıyla geçtiğini hem de konumunun işlevsel açıdan korunmasının gerekliliğini belirtti. Öcalan’ın “kurucu önderlik” pozisyonunun devlet tarafından tahkim edilmesiyle karşı karşıyayız. Bunlarda bir problem yok. Ancak bu tarz bir aktör-muhatap tayini, bir........
