menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

'Gençler iş beğenmiyor' yalanı: Gerçek çok başka

93 0
20.08.2026

Sanayici eleman bulamadığını söylüyor, esnaf çırak yetiştiremediğinden yakınıyor. Öte yandan genç işsizliği yüksek; üniversite mezunu pek çok genç yıllarca iş arıyor, bulduğu işle kurmak istediği hayat arasında giderek büyüyen bir mesafe görüyor. Bir tarafta “çalışacak insan bulamıyoruz”, diğer tarafta “iş bulamıyoruz” diyenler var.

Bu çelişkinin en kolay açıklaması hazır: “Gençler iş beğenmiyor.” Belki bu yargının içinde bir miktar gerçeklik de var. Ama bir kuşağın çalışma hayatıyla ilişkisini yalnızca karakterine bağladığımız anda, onu yetiştiren düzeni de gözden kaçırıyoruz. Çünkü mesele yalnızca gençlerin ne kadar çalışmak istediği değil; onları neye hazırladığımız, hangi işleri değerli saydığımız, hangi becerileri kazandırdığımız ve sonunda emeklerinin karşılığında onlara nasıl bir hayat sunduğumuz.

Gençler değişti, evet. Ama eğitim de değişti, meslekler de, aileler de, çalışma hayatı da. Belki asıl soru bu yüzden “Gençler neden eskisi gibi değil?” değil. Biz nasıl bir kuşak yetiştirdik ve o kuşağın önüne nasıl bir hayat koyduk?

HERKESİ ÜNİVERSİTEYE GÖNDERİRKEN HEM ÜNİVERSİTEYİ HEM DE MESLEĞİ DEĞERSİZLEŞTİRDİK

Türkiye’de uzun yıllardır başarıya giden yol neredeyse tek bir hatta indirgenmiş durumda. İyi oku, üniversiteye git, masa başı bir iş bul. Buna karşılık meslek lisesi, çıraklık, sanayi, el emeği ve ustalık daha alt basamakta görüldü. Ailelerin çocuklarına verdiği mesaj çoğu zaman açıktı: “Derslerine çalış ki böyle işlerde çalışmak zorunda kalma…” “Okula gitmeyeceksen seni oto sanayiye vereyim…”

Böylece yalnızca gençleri AVM üniversitelere yönlendirmedik; aynı zamanda toplumun ihtiyaç duyduğu birçok işi de görünmez biçimde değersizleştirdik. Oto tamirciliği, torna-tesviye, tesisatçılık, makine bakım, demircilik, kalıpçılık gibi alanlar iyi yetişmiş insan gerektiren meslekler olduğu halde, uzun süre “okumayanların yaptığı işler” olarak kabul edildi. Zamanla bu mesleklerin toplumsal ve ekonomik değerini de unuttuk; özellikle fabrika ve atölye ortamlarında emeğin karşılığı çoğu zaman hak ettiği düzeye ulaşmadı. Böyle olunca gençlerin bu alanlara yönelmemesine şaşırmak da güçleşiyor. Çünkü bir meslek yalnızca iş değil, aynı zamanda insana bir hayat, bir kimlik ve gelecek sunabilmeli. Eskiden zanaat, kişiye kendi ayakları üzerinde durabileceği bir yol açabiliyordu; bugün birçok alanda bu vaat belirgin biçimde zayıflamış durumda.

Öte yandan diploma sahibi olmak ile meslek sahibi olmak aynı şey değil. Üniversite sayısı ve mezun sayısı arttı. Hatta yükseköğretime erişim öylesine kolaylaştı ki üniversiteye gitmemek neredeyse istisna haline geldi. Çok düşük puanlarla öğrenci alan bölümler, kontenjan doldurmak için yoğun burs ve teşvik sunan vakıf üniversiteleri, yükseköğretimi seçici ve nitelik belirleyici bir aşama olmaktan giderek uzaklaştırdı. Böyle olunca “üniversite” kavramının kendisi de aşındı; erişimin artması tek başına sorun değil elbette, fakat kalite ve seçicilik aynı ölçüde korunmadığında diplomanın değeri de zayıfladı. Söz konusu artış nitelikli iş, beceri ve üretim kapasitesiyle aynı hızda ilerlemedi. Bazı gençler için üniversite, meslek kazandıran bir kurumdan çok iş hayatına girişin birkaç yıl ertelendiği bir bekleme alanına dönüştü. Lisans bitti, ardından yüksek lisanslar, dil eğitimleri, sertifikalar…

USTALIK KAYBOLUNCA YALNIZCA ELEMAN DEĞİL, BİLGİ VE HAFIZA DA KAYBOLUYOR

Türkiye’de bir önceki dönemde “ne iş olsa yaparım” anlayışı çalışkanlık göstergesi gibi görülürdü. Oysa bu cümlenin içinde çoğu zaman başka bir sorun da vardı: Mesleksizlik. İnsanlar işe giriyor, ağır sorumluluklar üstleniyor, zamanla işi öğreniyordu fakat bunu hiç sistemli bir eğitim, sağlam bir çıraklık-kalfalık-ustalık zinciri ve açık mesleki standartlar içinde yapmıyordu.

Geleneksel üretim alanlarında bunun başka bir biçimini de gördük, hâlâ görüyoruz. Bir usta yıllarca tahin helvası üretiyor örneğin ama kullandığı ölçüyü, yöntemi, kıvamı çoğu zaman yazılı ve aktarılabilir bir standarda dönüştürmüyor. Bilgi “göz kararı”, “el yordamı” ve kişisel deneyim üzerinden ilerliyor. O ustanın eli çekildiğinde, bazen ürünün kendine özgü niteliği de onunla birlikte kayboluyor. El hünerinin ve tecrübenin değeri elbette büyük, ama bunların bilimsel ölçü, reçete, kayıt ve standardizasyonla desteklenmediği yerde bilgi kuşaktan kuşağa sağlıklı biçimde aktarılamıyor. Özellikle gıda üretiminde bu durum, hem kaliteyi hem de üretimin sürdürülebilirliğini sınırlayan önemli sorunlardan biri haline geliyor. Biz birçok üretim alanını uzun yıllar bu şekilde yürüttük; bilgi kişiye bağlı kaldı, sistemleşemedi, dolayısıyla sektörler de aynı hızla gelişip ölçeklenemedi.

Batı’daki kurumsal üretim kültürünün önemli farklarından biri biraz da burada aranabilir: “Yazdığını yap, yaptığını yaz.” Yani yapılan işi tarif etmek, ölçmek, kaydetmek, standarda bağlamak ve sonraki kişinin aynı bilgi üzerinden daha ileri gidebilmesini sağlamak. Bizde ise ustalığın kişisel hüner ve “meslek sırrı” olarak kalması, bazı alanlarda bilginin kurumsallaşmasını ve birikerek ilerlemesini zorlaştırdı.

Elbette el hünerinin ve tecrübenin değeri büyük. Fakat bilgi yalnızca ustanın elinde kaldığında araştırmaya, geliştirmeye ve ölçeklenebilir üretime dönüşmesi de güçleşiyor. Ar-Ge’nin güçlü olduğu yerlerde yenilik çoğu zaman tek tek insanların maharetinden değil, bilginin kaydedilip paylaşılabildiği ve üzerine yeni bilgi eklenebildiği bir sistemden doğuyor. Özellikle gıda ve geleneksel üretim alanlarında bizim eksiklerimizden biri bu oldu.

Bugün ise işler giderek daha fazla uzmanlık ve sistem gerektiriyor. Otomotivden makine ve metal işlerine, elektrik-elektronikten inşaata, tarımdan gıda üretimine kadar pek çok alan artık yalnızca el becerisiyle yürütülebilecek işler değil. Sağlık sektörü bunun en görünür örneklerinden biri. Hastanelerde kullanılan ve giderek karmaşıklaşan cihazların doğru biçimde işletilmesi, bakımı, temizliği ve kontrolü bile yüksek düzeyde teknik bilgi, hassasiyet ve deneyim gerektiriyor. Üstelik bazı alanlarda yalnızca okulda eğitimini almak da yetmiyor; teorik bilginin sahada deneyimli insanların yanında uygulamayla pekişmesi, yani usta-çırak ilişkisinin çağdaş bir biçimde devam etmesi gerekiyor.

Teknoloji geliştikçe meslekler ortadan kalkmıyor; çoğu zaman daha karmaşık hâle geliyor ve yeni iş alanları doğuyor. Yeni makineler, üretim sistemleri, enerji teknolojileri, bilgisayar ve dijital altyapılar yalnızca mevcut meslekleri dönüştürmüyor; bunların kurulumu, işletilmesi, bakımı, onarımı ve yönetimi için yepyeni uzmanlıklara ihtiyaç yaratıyor. Şimdi buna yapay zekâ da eklendi. Yapay zekâyı yalnızca kullanabilmek değil, doğru yerde ve doğru biçimde kullanmak, ürettiği sonuçları değerlendirmek, denetlemek ve farklı iş süreçlerine uyarlamak başlı başına yeni bir yetkinlik alanına dönüşüyor. Yani teknoloji iş gücünü........

© OdaTV