Cumhuriyet: Yüzyılların Birikiminden Doğan Uzun Bir Yolculuk
Cumhuriyetin toplumsal kökleri, halkın tarihsel birikimi ve onu yaşatacak irade üzerine
Türkiye’de Cumhuriyet üzerine yapılan tartışmaların önemli bir bölümü, tarihin büyük dönüşümlerini tek bir insanın iradesine bağlayan anlayışın sınırları içinde kalıyor. Cumhuriyetin kuruluşu anlatılırken bir kişinin düşünceleri, kararları, cesareti ve önderliği öne çıkarılıyor; onun içinde yetiştiği toplum, kendisinden önce başlamış mücadeleler, yüzyıllar boyunca biriken düşünceler ve değişen toplumsal ilişkiler çoğu zaman anlatının dışında bırakılıyor. Böylece bir siyasal düzenin doğuşu, toplumun uzun tarihsel gelişiminin sonucu olmaktan çıkarılarak olağanüstü yeteneklere sahip bir kişinin eseri gibi sunuluyor. Kuşkusuz tarihsel dönüşümlerde bireylerin, özellikle de kritik dönemlerde sorumluluk üstlenen önderlerin belirleyici rolleri vardır. Ancak bir insanın tarihin akışını etkileyebilmesiyle o tarihi tek başına yaratması arasında önemli bir fark bulunur. Birincisi tarihsel gerçekliğin parçasıdır; ikincisi ise tarihi açıklamak yerine onu kişiselleştiren bir anlatıdır.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetin kuruluşundaki rolünü anlamak için de önce bu ayrımı yapmak gerekiyor. Onun askerî ve siyasal önderliği, bağımsızlık mücadelesinin örgütlenmesinde ve saltanatın kaldırılmasından Cumhuriyetin ilanına uzanan kararların alınmasında önemli bir yere sahiptir. Fakat bu rolün büyüklüğü, Cumhuriyeti mümkün kılan tarihsel koşulların ve toplumsal güçlerin varlığını ortadan kaldırmaz. Tersine, bir önderin tarihsel önemini anlamanın yolu, onun hangi toplumsal çelişkiler içinde ortaya çıktığını, hangi düşünsel birikimden yararlandığını ve hangi güçlerle birlikte hareket ettiğini araştırmaktan geçer. Cumhuriyeti yalnızca Mustafa Kemal’in iradesine bağlamak, onun içinde yer aldığı tarihsel hareketi de anlaşılmaz hale getirir. Çünkü hiçbir siyasal önder, toplumun henüz üretmediği düşünceleri, ihtiyaçları ve mücadele olanaklarını yalnızca kendi isteğiyle kalıcı bir toplumsal düzene dönüştüremez.
Cumhuriyet 1923’te Başlamadı
Cumhuriyetin ilan edildiği 29 Ekim 1923, Türkiye tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Ancak Cumhuriyet düşüncesinin ve onu mümkün kılan toplumsal dönüşümlerin başlangıç tarihi değildir. Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüzyılı, yalnızca bir devletin askerî ve ekonomik bakımdan gerilemesinin değil, aynı zamanda yeni toplumsal güçlerin, düşüncelerin ve siyasal taleplerin ortaya çıkışının tarihidir. İmparatorluğun Avrupa kapitalizmiyle kurduğu ilişkiler, dünya ticaretindeki değişimler, sanayi üretiminin yarattığı eşitsizlikler, savaşların maliyeti ve merkezî devletin yeniden örgütlenme çabaları, geleneksel yönetim biçiminin dayandığı ilişkileri giderek değiştirmiştir.
III. Selim dönemindeki reform arayışları, II. Mahmud’un merkezîleşme politikaları, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı ve 1876 Kanun-ı Esasi, farklı amaçlarla ve çoğu zaman devletin varlığını koruma kaygısıyla gündeme gelmişti. Bunların hiçbiri doğrudan doğruya demokratik bir cumhuriyet kurmayı hedeflemiyordu. Ancak hukuk, yurttaşlık, temsil, eğitim, yönetim ve devletin meşruiyeti üzerine yeni tartışmaların önünü açtılar. Devletin nasıl yönetileceği sorusu, giderek hükümdarın kişisel yetkilerinin ötesinde ele alınmaya başlandı.
Namık Kemal, Ziya Paşa, Ali Suavi ve Yeni Osmanlılar çevresindeki düşünsel tartışmalar, özgürlük, meşrutiyet ve anayasal yönetim kavramlarını siyasal yaşamın gündemine taşıdı. Ardından Jön Türk hareketi, İttihat ve Terakki, Osmanlı aydınları, gazeteciler, öğretmenler, öğrenciler ve farklı siyasal çevreler, imparatorluğun geleceğini tartışmaya açtılar. 1908 Devrimi, anayasal yönetimin yeniden yürürlüğe girmesini sağlarken, siyasal örgütlenmenin ve kamusal tartışmanın sınırlarını da genişletti.
Bu hareketlerin tümünü bugünkü anlamda demokratik ya da özgürlükçü saymak mümkün değildir. İçlerinde otoriter, merkeziyetçi, milliyetçi ve devletçi eğilimler de güçlüydü. Bununla birlikte, hükümdarın mutlak iradesinin sorgulanması, anayasal yönetim düşüncesinin yayılması ve siyasal iktidarın meşruiyetinin tartışmaya açılması bakımından önemli bir tarihsel birikim yarattılar. Cumhuriyet, işte bu birikimin ardından ortaya çıktı.
Mustafa Kemal de bu dünyanın dışında yetişmedi. Osmanlı askerî okullarında eğitim gördü; meşrutiyet, özgürlük, bağımsızlık, ulus, devlet ve modernleşme üzerine yürütülen tartışmaların içinde biçimlendi. Onun düşünsel gelişimi, imparatorluğun son dönemindeki aydınlanma ve siyasal dönüşüm arayışlarından ayrı düşünülemez.
Dolayısıyla Cumhuriyetin düşünsel temellerini yalnızca bir kişinin zihninde aramak, o düşüncelerin oluşmasını sağlayan tarihsel koşulları görmezden gelmektir.
Tarihi Yalnızca Saraylar ve Komutanlar Yazmaz
Geleneksel tarih anlatıları, çoğu zaman savaşları komutanların, devletleri hükümdarların, devrimleri ise büyük önderlerin eseri olarak gösterir. Bu anlatılarda halk, tarihin öznesi olmaktan çok, verilen kararları uygulayan kalabalıklar biçiminde yer alır. Oysa hiçbir savaş yalnızca komutanların stratejileriyle kazanılmaz; hiçbir siyasal düzen, toplumun belirli kesimlerinin desteği veya en azından kabulü olmadan uzun süre varlığını sürdüremez.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde köylüler, işçiler, zanaatkârlar, küçük tüccarlar, memurlar, öğretmenler, öğrenciler ve askerler, değişen ekonomik ve siyasal koşulların içinde farklı biçimlerde yer aldılar. Vergi yükü, savaşların yarattığı yıkım, toprak ilişkileri, üretimdeki değişimler ve geçim sıkıntıları, insanların devletle kurdukları ilişkiyi de dönüştürdü. Bir imparatorluğun çözülüşü yalnızca yönetici sınıfların siyasal tercihlerinden değil, toplumsal düzenin kendi içindeki çelişkilerden de kaynaklanıyordu.
Birinci Dünya Savaşı, bu çelişkileri daha da ağırlaştırdı. Uzun savaş yılları boyunca Anadolu’nun insan ve üretim kaynakları tüketildi. Köyler erkek nüfusunun önemli bir bölümünü kaybetti; kadınlar, çocuklar ve yaşlılar üretimin yükünü taşımak zorunda kaldı. Açlık, salgın hastalıklar, göçler, zorunlu yer değiştirmeler ve büyük can kayıpları, toplumun yaşamını derinden etkiledi. İmparatorluğun yenilgisi ve ardından gelen işgaller, yalnızca devletin egemenliğini değil, Anadolu’da yaşayan insanların geleceğini de belirsiz hale getirdi.
Millî Mücadele böyle bir ortamda gelişti. Yerel direniş örgütleri, Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri, Kuvayı Milliye birlikleri, yerel eşraf, din görevlileri, öğretmenler, subaylar, köylüler ve kentlerdeki farklı toplumsal kesimler, işgallere karşı çeşitli biçimlerde örgütlendiler. Kadınlar cephe gerisinde taşıma, sağlık, üretim ve dayanışma faaliyetlerinde önemli görevler üstlendiler. Anadolu’nun yoksul köylüleri, savaşın insan gücünü ve maddi yükünü büyük ölçüde taşıdı.
Elbette toplumun bütün kesimleri aynı siyasal hedef etrafında birleşmiş değildi. Saltanat yanlıları, yerel güç odakları, farklı ulusal ve dinsel topluluklar, birbirleriyle çatışan beklentiler taşıyordu. Millî Mücadele içinde de siyasal görüş ayrılıkları ve iktidar mücadeleleri vardı. Ancak bütün bu farklılıklar, tarihsel dönüşümün tek kişinin iradesinden değil, çok sayıda toplumsal gücün karşılaşmasından doğduğunu gösterir.
Cumhuriyeti mümkün kılan koşullar, savaşın yıkımıyla birlikte eski yönetim düzeninin meşruiyetini yitirmesi ve yeni bir siyasal örgütlenmenin zorunlu hale gelmesiydi. Mustafa Kemal’in önderliği, bu koşullar içinde belirleyici bir siyasal yön kazandı. Fakat o yönün izlenebilmesini sağlayan şey, toplumda zaten var olan değişim ihtiyacı ve mücadele birikimiydi.
Bir Cumhuriyet Kurulurken Hangi Sınıflar, Hangi Çıkarlar Vardı?
Cumhuriyetin kuruluşunu yalnızca siyasal düşünceler üzerinden açıklamak da yeterli değildir. Her devlet biçimi, içinde ortaya çıktığı toplumun ekonomik ilişkileriyle bağlantılıdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüşü ve Cumhuriyetin kuruluşu sırasında üretim ilişkileri, mülkiyet yapısı, ticaret, tarım ve sermaye birikimi önemli dönüşümler geçiriyordu.
İmparatorluğun son döneminde dış borçlar, kapitülasyonlar, Avrupa........
