Uvalde Okul Saldırısından Siverek’e: Asıl Neyi Görmeliyiz
Prof.Dr.İ.Hamit Hancı – Av.Dr.Alp Aslan
Türkiye, 14 Nisan 2026 günü Siverek’ten gelen haberle yalnızca büyük bir acı ve bir asayiş olayıyla değil, çok daha derin bir gerçekle yüzleşmiştir: Okul artık sadece eğitim verilen bir mekân değil, aynı zamanda güvenlik, ruh sağlığı, kamu yönetimi ve adli bilimler bakımından yeniden düşünülmesi gereken bir kritik alan hâline gelmiştir.
Bir meslek lisesinde yaşanan silahlı saldırıda çok sayıda insanın yaralanması, saldırganın eski öğrenci olması bize şunu göstermektedir: Mesele yalnızca “bir kişi neden bunu yaptı?” sorusu değildir. Asıl soru, bu tür bir olayın hangi kurumsal boşluklarda mümkün hâle geldiğidir.
Türkiye’de okul güvenliği tartışmaları uzun süre ya disiplin sorunlarına ya da münferit şiddet olaylarına indirgenerek ele alınmıştır. Oysa Siverek’te gördüğümüz tablo, dünya literatüründe “hedefli okul şiddeti” diye tanımlanan daha ağır bir kategoriyle temas etmektedir. Burada failin silah kullanması kadar, hedef olarak okulu seçmiş olması da önemlidir. Çünkü okul saldırıları çoğu zaman rastgele mekânlarda gerçekleşmez. Fail, çoğu durumda geçmiş bağı olan, sembolik anlam yüklediği ya da hesaplaşma alanı olarak gördüğü bir yere yönelir. Bu yüzden okul saldırılarını yalnızca ceza hukuku ya da yalnızca güvenlik başlığıyla konuşmak eksik kalır. Bu mesele, aynı zamanda aidiyet, dışlanma, tehdit sinyalleri, kurumların algı kapasitesi ve müdahale refleksi meselesidir.
Siverek’te yaşanan acı olayı anlamak için yalnız yerel haberlere değil, Columbine, Sandy Hook, Uvalde ve Dunblane gibi uluslararası okul saldırı örneklerine de bakmak gerekir. Bu örneklerin her biri farklı ülkelerde, farklı silah rejimleri ve farklı toplumsal koşullar içinde yaşanmıştır. Ama hepsinin ortak bir teması bulunmaktadır: Saldırı anı kadar, saldırı öncesi dönemde görülmeyen ya da ciddiye alınmayan işaretler de belirleyicidir.
Temel soru şudur: Fail tamamen görünmez miydi, yoksa etrafındaki sistem onun gönderdiği sinyalleri okuyamadı mı? Modern okul saldırıları literatürünün belki de en sert sonucu budur. Bu olaylar çoğu zaman gökten düşmez; öncesinde dijital, davranışsal ya da sosyal bazı işaretler verir.
Burada adli bilimlerin önemi devreye girmektedir. Kamuoyu çoğu zaman adli bilimleri, olay olduktan sonra kovan toplamak, otopsi yapmak ya da kamera kaydı izlemekten ibaret sanmaktadır. Oysa adli bilim, bir olayın anatomisini soğukkanlı biçimde kuran disiplinler bütünüdür. Olay yeri inceleme, balistik, dijital iz sürme, adli tıp, davranış analizi ve zaman çizelgesi oluşturma, birlikte çalıştığında hakikate yaklaşılır.
Siverek örneğinde de asıl mesele yalnızca “pompalı tüfek kullanıldı” demek değildir. O silaha nasıl ulaşıldı? Daha önce tehdit içerikli bir dijital iz var mıydı? Okulun güvenlik sınıflandırması hangi verilere dayanıyordu? Saldırı bahçede başlayıp koridora taşındıysa, fiziksel güvenlik düzeni neden bunu durduramadı? Bu soruların her biri, yalnız cezai sorumluluk için değil, gelecekteki benzer olayların önlenmesi için de hayati önemdedir.
Özellikle “güvenli okul” algısı üzerinde durmak gerekmektedir. Bir okulun daha önce güvenli olması, o okulun gerçekten güvenli olduğu anlamına gelmez. Bu bazen yalnızca bürokratik bir etiket olarak körlük üretir; yaşayan, değişen riskleri her zaman yakalayamaz. Güvenlik dediğimiz şey sabit değil, dinamiktir. Okulun........
