menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yenilgi Önce İçimizde Başlar

1 0
yesterday

Tevbe Sûresi’nin on dördüncü ayetinde yankılanan “onlarla savaşın” hitabını, yalnızca tarihin belirli bir kesitine hapsedilmiş, kılıçların ve kalkanların birbirine çarptığı somut bir askerî sevkiyat emri gibi okumak, ilâhî kelâmın insan ruhuna, cemiyet vicdanına ve ahlâkî mükellefiyete yönelen o muazzam kuşatıcılığını dar ve sığ bir paranteze hapsetmek demektir; zira ilahi hitap, insana sadece savaş meydanında eline neyi alacağını değil, o meydana yürümeden evvel kalbinde hangi sızıyı taşıyacağını, varlığın amansız keşmekeşinde neyin karşısında nasıl bir saf tutacağını ve hangi ulvî değerler uğruna dünyevî ikballerden vazgeçmesi gerektiğini de talim eder.

Bu sebeple o kadim hitap, asırları aşarak bugünün yalnızlaşmış ve kafası karışmış insanının kalbine ulaştığında, sadece dışarıdaki somut ve görünür hasma karşı fizikî bir duruş talep etmez; aynı zamanda içimizde sinsice kök salan ve bizi içten içe çürüten o görünmez gevşeklikle, kutsal kelimelerle maskelenmiş menfaat hesaplarıyla, teslimiyet zannedilen marazî korkaklıklarla ve ahlâkı daima meçhul yarınlara ertelenmiş o konforlu iman kurgusuyla da amansız bir hesaplaşmaya girişmemizi irade eder.

Nihayetinde her büyük çatışma, orduların karşı karşıya geldiği o gürültülü meydanların tozuna karışmadan çok evvel, insanın kendi iç dünyasında sessizce kaybettiği mevzilerin, kendi elleriyle teslim ettiği ahlâkî kalelerin ve sönmesine kayıtsızca göz yumduğu vicdan kandillerinin birikmiş toplamından neşet eder.

Kalbin tutması gereken o mukaddes nöbet yerini terk ettiği, vicdanın haksızlık karşısında susmayı konforlu ve güvenli bir alışkanlık hâline getirdiği ve inancın, insanı dönüştüren o ağır ve çetin yükü yerine ona sahte bir itibar bahşeden boş bir aidiyet etiketine dönüştüğü her yerde, kılıçlar henüz kınından çıkmadan o büyük ve sarsıcı mağlubiyet ruhun üzerine çökmüş demektir.

Asıl yıkım, duvarların dışarıdan fırlatılan taşlarla yıkılması değil; o duvarları ayakta tutan harcın, içerideki insanların kendi elleriyle kazıdığı bencillik ve riya yüzünden ufalanıp toprağa karışmasıdır.

Dışarıda kaybedilen topraklar, yıkılan şehirler veya yitirilen savaşlar gün gelir yeni bir iradeyle sonradan telafi edilebilir; fakat insanın kendi içinde telafisi imkânsız biçimde yıprattığı o ilk samimiyet, kendi eliyle zedeleyip kanattığı doğruluk ve anlık bir menfaat uğruna gözünü kırpmadan kurban ettiği vicdan, bir kere çözülmeye başladığında, o çözülmenin bıraktığı karanlık izler sadece kişinin kendi dar hayatına değil, o kişinin nefes aldığı bütün bir toplumsal zemin üzerine de ölümcül bir veba gibi yayılır.

Dünya sahnesine ve çağımızın o karmaşık ilişkiler ağına dikkatle nazar kıldığımızda, bâtılın kendi karanlık davası uğruna sergilediği o demir gibi disiplinin, şer odaklı amansız örgütlülüğün ve bedel ödeme konusundaki o gözü kara iradenin, hakikatin tertemiz safında olduğunu iddia eden nice insanda bulunmadığını derin ve kahredici bir kederle müşahede ediyoruz.

Yanlış bir gaye, bozuk bir nizam ve sömürüye dayalı bir düzen uğruna gecesini gündüzüne katanların, zulmü tahkim etmek adına hiçbir çıkar çatışmasına girmeden birbirine omuz verenlerin ve kendi çürümüş yapılarını ayakta tutmak için yorulmak bilmeden ter dökenlerin karşısında; hakikatin kutsal adını dilinden hiçbir zaman düşürmediği hâlde onun çileli yükünü omuzlamaya bir türlü yanaşmayan, adaleti bütün kalbiyle sevdiğini haykırırken adaletin iktiza ettiği o iç temizliği ve o onurlu yalnızlığı asla göze alamayan kalabalıkların trajik dağınıklığı durmaktadır.

Tam bu noktada, gecenin o soğuk ve sessiz karanlığında insanın ruhuna şu sarsıcı ve yerinden oynatıcı soru ağır bir taş gibi düşmektedir:

Bâtılın yolunda gidenlerin sergilediği bu inatçı sebat ve sarsılmaz azim karşısında, doğruya inandığını, hakkın yanında durduğunu söyleyenlerin bu denli gevşek, bu denli savruk, bu denli ilkesiz ve rüzgârın önündeki kuru yapraklar gibi iradesiz oluşu, tarihin ve vicdanın o şaşmaz terazisinde nasıl bir izah bulacaktır?

Bu yakıcı sorunun cevabı, gökyüzünün uzak köşelerinde veya ulaşılmaz felsefi metinlerin satır aralarında değil, bizzat kendi içimizdeki o loş ve yüzleşmekten korktuğumuz karanlık dehlizlerdedir; çünkü insanı varoluşsal olarak asıl mağlup eden şey, hiçbir zaman karşısına dikilen hasmının ezici fiziksel kuvveti değil, bizzat kendi içinde küçülttüğü, cılızlaştırdığı ve hayata müdahale etmesine izin vermediği o eksik hakikat tasavvurudur.

İnsan, bazen kurulu düzenine ve geçici rahatına gösterdiği o marazî sadakat yüzünden öne atılma cesaretini yitirir; bazen de Allah’a güvenmeyi, kendi omuzlarına yüklenen sorumluluktan kaçmanın ve eylemsizliğini kutsamanın ince, kurnaz bir bahanesine dönüştürerek kendi iradesini kendi elleriyle felç eder.

Sahici bir tevekkül, insanın aklının, kalbinin ve bedeninin takatinin son sınırına kadar cehd edip, tırnaklarıyla toprağı kazıyarak elinden gelenin en iyisini yaptıktan sonra o mutlak kudrete tam bir rıza ile ram olmasıdır; lakin hiçbir risk almadan, hiçbir dünyevi bedel ödemeye yeltenmeden, kendi kusurlarıyla yüzleşeceği hiçbir iç muhasebenin o keskin süzgecinden geçmeden ilâhî yardımı oturduğu yerden beklemek, imandan ziyade köklü bir tembelliğin, teslimiyetten ziyade süslü mazeretlerin arkasına gizlenmiş bir ruh uyuşukluğunun ve kulluk bilincinden ziyade insanın kendi kendini ustaca kandırmasının ta kendisidir.

Çağımızın en derin dindarlık krizlerinden biri de tam olarak bu hastalıklı zeminde, iman ettiğini söyleyen insanların, bu inancın kendi hayatlarına fiilen müdahale etmesine, gündelik tercihlerinin seyrini değiştirmesine ve alıştıkları o tatlı konfor alanlarını yerle bir etmesine asla izin vermemelerinden kaynaklanan o büyük samimiyet boşluğunda büyümektedir.

İnsanlar, yeryüzünü ve gökyüzünü yaratan bir kudrete iman ettiklerini son derece yüksek perdeden ilan ediyorlar; fakat bu imanın, onların ticaretine, dostluklarına, mal mülk biriktirme hırslarına, haksızlık karşısındaki suskunluklarına ve ev içindeki tahakkümlerine dokunmasını kesinlikle istemiyorlar.

Oysa sahici, köklü ve sarsılmaz bir iman, içine girdiği insanı kendi hâline, kendi alışkanlıklarının o rahat uykusuna asla bırakmaz; aksine onun huzurunu kaçırır, onu o derin gaflet uykularından sarsarak uyandırır, kendisiyle bütün çıplaklığıyla yüzleşmeye zorlar ve ona sadece başkalarının hayatlarındaki kusurları değil, bizzat kendi ruhundaki o irinli, kanayan ve saklamaya çalıştığı yaraları da gösterir.

İman, entelektüel mahfillerde üzerinde felsefe yapılacak soyut bir kavram kümesi değil, her nefes alışverişte diri tutulması gereken, insanın omuzlarına ağır bir dağ gibi oturan ve ancak ahlâk ile taşınabilen varoluşsal bir emanettir.

Bu mukaddes emanet, kendisini sadece seccadenin üzerinde huşu içinde durulan o izole anlarda değil; pazar yerindeki ticaretin dürüstlüğünde, vefanın sınandığı o zorlu dostluklarda, öfkenin ateşinin merhamet suyuyla dizginlendiği o en gerilimli dakikalarda, çıkar çatışmalarının insanın başını döndürdüğü masalarda ve en önemlisi, hiç kimsenin görmediği, hiçbir kameranın kaydetmediği o ıssız tenhalarda da bütün ağırlığıyla hissettirmek, hayata yön vermek ister.

Eğer bir inanç sistemi, insanın sadece kelime dağarcığında yer alıp onun hayatının amelî boşluklarını, ahlâkî tercihlerini ve vicdanî reflekslerini doldurmuyorsa, o inanç bir süre sonra ruhu besleyen diri ve coşkun bir pınar olmaktan çıkarak, sadece vicdanın o haklı sızılarını uyuşturmaya yarayan mekanik bir ezbere, içi boşaltılmış ruhsuz bir ritüele dönüşür.

İnsan, inandığını ve savunduğunu zannettiği o yüce değerlerin ahlâkını bir zırh gibi kuşanmadığında, inancını dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı koruduğunu zannederken, aslında o inancın asıl kurucu ruhunu kendi elleriyle, yavaş yavaş boğmakta olduğunu fark edemez bile.

İşte bu sebeple, “onlarla savaşın” emrinin o derin mânâsını tefekkür ederken meseleyi sadece dışarıda, sınırların ötesinde bekleyen görünür bir düşmanın varlığına bağlamak, insanın kendi içindeki çürümeyi görmezden gelmek için başvurduğu konforlu bir kaçış yoludur; zira içimizde özenle besleyip büyüttüğümüz o riyakâr korkuları, küçük hesapların kurbanı edilmiş menfaatleri, her gün yeni bir bahaneyle ertelenen erdemleri ve dışarıya karşı başka, içeriye karşı bambaşka konuşan o sinsi ikiyüzlülüğü masaya yatırıp konuşmak, iltihaplı bir yaranın kabuğunu bıçakla kaldırmak kadar can yakıcı ve sancılı bir eylemdir.

Ne var ki, içimizdeki o karanlık ve zor olanı bütün çıplaklığıyla konuşma cesaretini göstermeden, dışarıdaki o kolay ve görünür olanı düzeltmeye çalışmak, temeli çürümüş bir binanın dış cephesini boyayarak ayakta kalmasını beklemek kadar beyhude bir çırpınıştır.

İnsan, kendi ülkesinden binlerce kilometre uzaklıktaki zalimleri en ağır kelimelerle telin edip lanetlerken, kendi hanesinin kapısından içeri girdiği anda eşine ve çocuklarına karşı küçük tiranlıklar icra ediyorsa ve bu çelişkiyi kendi içinde meşrulaştırabiliyorsa, orada hakikatin ışığı çoktan sönmüş demektir.

İnsan, doğruluk yüzünden cebine girecek haksız bir menfaatten tereddütsüzce vazgeçmiyorsa, merhamet yüzünden uykusunu bölen ve omuzlarını çökerten bir yükün altına rızasıyla girmiyorsa ve adalet yüzünden kendi kanından, kendi canından olanı veya kendi mahallesini dürüstçe karşısına alamıyorsa, o kişinin göğsünde taşıdığını iddia ettiği o büyük değerlerin, hayatın gerçeği üzerinde hiçbir dönüştürücü ve kurucu hükmü kalmamış demektir.

Bir tüccarın, sattığı malın kusurunu gizleyip terazisinden çaldığı hâlde dükkânını açarken gözyaşları içinde bereket duasına sarılması ya da bir öğretmenin, sınıfındaki zengin ve fakir öğrenciler arasında yaptığı o apaçık haksızlığa kılıf bulup sonra da kürsüye geçerek vicdan dersi vermesi, basit bir bilgi eksikliği veya anlık bir gaflet değil; karakterin, hakikatle arasındaki o kopuk bağın ve ahlâk üretmeyen bir inanç sisteminin en trajik nişanesidir.

İnsanlığın yeryüzündeki serüveninde düştüğü en kadim, en köklü ve en yıkıcı yanılgılardan biri, hakikati sadece zihinsel bir tasavvur olarak sevip, onun hayatta talep ettiği o ağır bedelden köşe bucak kaçmasıdır; çünkü bir fikir, bir inanç veya bir değer, insanın hayatına ancak ve ancak ona dünyevî anlamda bir şeyler kaybettirdiğinde, onu alıştığı bir konfordan kopardığında veya onu zorlu bir yokuşa sürdüğünde gerçekten, bütün ağırlığıyla dâhil olmuş sayılır.

Sözün, o büyülü kelimelerin insanı düşürdüğü en büyük ve en feci tuzak tam da buradadır:

İnsan bazen hayatında zerresi bulunmayan, uğruna hiçbir yara almadığı ve hiçbir uykusuz gece geçirmediği bir güzelliği, sırf onu çok güzel cümlelerle ifade edebildiği ve dilinden düşürmediği için kendi ruhunda var zanneder.

Sürekli fedakârlıktan, kardeşlikten, ümmetin derdiyle dertlenmekten ve ahlâktan bahsedip de, şahsî hayatına dokunan en küçük bir çıkar çatışmasında kardeşini bir çırpıda gözden çıkaranların, zor anlarında inandıkları bütün ölçüleri unutup zalimin dilini konuşmaya başlayanların çokluğu, çağımızın o derin, karanlık iç tutarsızlığının ve ahlâkî buhranının en sarsıcı göstergesidir.

Bu derin iç tutarsızlık, sadece o bireyin şahsî sicilinde kalan izole bir kusur olarak kalmaz; zamanla bulaşıcı bir hastalık gibi yayılarak bütün bir toplumsal zeminin çürümesine, insana olan güvenin kaybolmasına ve kurumların içten içe koflaşmasına dönüşür.

Zira toplum dediğimiz o büyük ve karmaşık yapı, kalabalık meydanlarda atılan büyük, parlak ve hamaset dolu nutuklardan değil, sıradan insanların kendi mütevazı günlük hayatlarında, kimsenin onları görmediği anlarda verdikleri binlerce küçük, sessiz kararın birikmiş silsilesinden oluşur.

Eğer o görünmez küçük kararlar; hep kendi gemisini kurtarmaya, cılız çıkarını büyütmeye, güçlünün yanındaki haksızlığı mazur görmeye, bedel ödememek için susmayı ve başını çevirmeyi tercih etmeye kurgulanmışsa, o toplumun aydınlarının yazdığı en parlak manifestolar veya liderlerinin attığı en gürültülü sloganlar bile o büyük çöküşü durduramaz.

Bir cemiyet, ciltlerce dolusu anayasa metinleriyle veya süslü beyanatlarla değil; kimsenin alkışlamadığı o kuytu köşelerde gösterilen doğruluklarla, kimsenin haberdar olmadığı sessiz fedakârlıklarla, hesaba çekilme ihtimali olmayan yerlerde bile adaletten şaşmayan sarsılmaz dürüstlüklerle ve kalabalıklar önünde dile getirilmeyen ama gece yastığa baş konulduğunda insanı uykusundan uyandıran o keskin vicdan sızısıyla ayakta kalır.

Tarihin ibret dolu, ağır ve kanlı sayfaları, bu sarsılmaz hakikati Uhud’un o tozlu, sıcak ve kederli yamaçlarından fısıldayarak bugünün insanının yüzüne çarpmaktadır; o gün o kritik tepede okçuların yerlerini terk ederek aşağıya koşmaları, harp tarihi kitaplarına geçecek basit ve teknik bir askerî taktik hatası değildi; zira o hadise, insanın kalbine aniden düşüveren küçük ve cazip dünya arzusunun, anlık ganimet hevesinin, nasıl büyük ve devasa bir hakikat kaybına, nasıl geri dönülmez bir yıkıma yol açabileceğinin evrensel ve kıyamete kadar unutulmayacak tablosuydu.

Onlara o stratejik tepeyi, o mukaddes nöbet yerini terk ettiren şey, karşılarındaki düşmanın yenilmezliği, atlarının hızı veya kılıçlarının keskinliği değildi; tam aksine, nefsin bir anlık parıltısına kapılan içsel gevşeklik, emre itaatin önüne geçen anlık menfaat ve hakikatin ertelenebileceğine dair o ölümcül yanılgıydı.

Bu tarihî sahne, asırlardır bize şunu haykırmaktadır:

İnsan,........

© ngazete