menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İmkânın İmtihanı

5 0
15.06.2026

İnsana sunulan her imkân, dışarıdan bakıldığında bir genişlik, bir rahatlık, bir güç alanı, bir itibar basamağı yahut hayatın akışında elde edilmiş tabiî bir kazanım gibi görünse de, hakikatin daha derin ve daha titiz terazisine yaklaşıldığında anlaşılır ki bunların hiçbiri, çoğu zaman zannedildiği gibi insanın mutlak mülkü değil, bilakis neye dönüştüğünün, nasıl sınandığının ve hangi ruh iklimini beslediğinin kayda geçirildiği ağır birer emanet mahiyetindedir.

Çünkü insanın asıl değeri, eline neyin verildiğiyle değil, kendisine verilen şeyi hangi niyetle taşıdığı, hangi ölçüyle kullandığı, hangi sınırlarda tuttuğu, hangi aşırılıklardan sakındırdığı ve vakti geldiğinde onu ne kadar kirletmeden teslim edebildiğiyle belirginleşir.

Bu sebeple meselenin özü, hayatın bize neler sunduğundan ziyade, bize sunulan şeylerin kalbimizde neyi büyüttüğü, vicdanımızda neyi derinleştirdiği ve ruhumuzda neyi eksilttiğidir; zira kimi insan aynı imkânla merhamete yaklaşır, kimi insan aynı imkânla kendisinden uzaklaşır, kimi insan aynı genişlikle şükrünü çoğaltır, kimi insan ise aynı genişliğin içinde kendi benliğini ilahlaştıracak kadar ölçüsünü kaybeder ve böylece nimet gibi görünen şey, onu içten içe aşındıran görünmez bir imtihana dönüşür.

İnsan, yoksulluğun, mahrumiyetin ve darlığın insanı sınadığını kolaylıkla kabul eder; ancak varlığın, yetkinin, söz hakkının, görünürlüğün ve çevre genişliğinin insanı çok daha sinsi, çok daha derin ve çok daha yavaş bir biçimde bozabildiğini kabul etmekte çoğu zaman zorlanır, çünkü yokluk insanı dışarıdan sıkıştırırken, imkân çoğu kez insanın içine konuşur ve ona kendisini hakikatin merkezinde, hesabın dışında, tenkidin üstünde ve mazeretin gölgesinde güven içinde sanacağı sahte bir saltanat duygusu telkin eder.

Oysa nice insan vardır ki darlık günlerinde sabırdan, adaletten, paylaşmaktan ve hakka riayetten söz ederken, eli genişlediğinde yahut etrafında güç halkaları oluştuğunda, daha önce kendisini yaralayan şeylerin benzerini başkalarının omzuna bırakmaktan çekinmez; çünkü insanı bozan şeyin yalnızca kötü niyet değil, çoğu zaman imtihan olduğunu unuttuğu imkân olduğunu görmek gerekir.

Bu yüzden elde edilen her makam, sahip olunan her çevre, kullanılan her yetki ve konuşulan her söz, insana dışarıdan bakıldığında bir başarı göstergesi gibi görünse de, içeriden bakıldığında kalbin hangi yöne meylettiğini açık eden bir aynadır ve bu aynada görünen şey, unvanın parıltısı değil, insanın çıplak ahlâkıdır.

Bize emanet edilen imkânlar ve makamlar bir gün mutlaka elimizden alınacaktır ve bu hüküm, hayatın bütün parıltılı geçiciliklerini tek bir cümlede susturacak kadar kesin, sarsıcı ve terbiyecidir; çünkü insanın elinde tuttuğu hiçbir şey, onunla sonsuza kadar yürümeyecektir.

Koltuklar değişecek, yetkiler devredilecek, çevreler dağılacak, kapılar kapanacak, isimler hafızalardan silinecek, dün çok önemli görünen birçok şey zamanın sessiz akışı içinde sıradanlaşacak ve bir vakitler insanın kendisini büyük hissetmesine yol açan nice görüntü, ardında birkaç iz ve birkaç sızıdan başka bir şey bırakmadan ortadan çekilecektir.

Fakat tam da burada, gözden kaçırılması en tehlikeli olan esas soru karşımıza çıkar; çünkü asıl mesele, elimizde bulunan şeylerin ne kadar sürdüğü değil, teslim vaktinde elimizin temiz kalıp kalmadığıdır.

Şayet insan, kendisine bırakılmış olanı kendi hakkı zannetmiş, yetkiyi hizmetten çok tahakküm için kullanmış, sözü hakikati aydınlatmak yerine kendisini görünür kılmak için sarf etmiş, imkânı mazlumun yükünü hafifletmek yerine nefsinin saltanatını büyütmek için değerlendirmişse, elinden alınan şey yalnızca makamı, parası, çevresi yahut görünürlüğü olmayacak, aynı zamanda kendi iç huzurunu da götürecektir; çünkü kirlenmiş bir vicdan, kaybedilen dış imkânlardan daha ağır bir yoksunluk bırakır.

Zira insanın eline geçen her şeyin aynı zamanda onun kalbinin iç düzenini açığa çıkardığını görmek gerekir; çünkü bir insana verilen imkân, onda mevcut olmayan bir şeyi her zaman üretmez, fakat çoğu zaman mevcut olup da görünmez halde bekleyen şeyleri belirginleştirir, büyütür ve dışarı taşır.

Merhametli insanın eline güç geçtiğinde onun merhameti yalnızca duygu olmaktan çıkar ve davranışa dönüşür; adalet duygusu diri olan insanın eline yetki geçtiğinde onun adaleti yalnızca sözde kalan bir süs değil, kararlarında hissedilen bir ilkeye dönüşür; buna karşılık içinde gizli bir kibir taşıyan, kendisini merkeze almaya yatkın olan, başkalarının hakkını kendi menfaatine göre ölçmeye alışmış bulunan kimsenin eline fırsat geçtiğinde, onun içindeki bozukluk da daha geniş bir alanda görünür hale gelir.

Bundan dolayı imkân, insanın gerçek karakterini gizleyen bir perde değil, o karakteri sahneye çağıran bir imtihan sahasıdır ve insanı asıl korkutması gereken şey de tam olarak budur; zira nice kimse darlıkta temiz görünür, çünkü kirlenmesine imkân bulamaz, nice kimse sessiz görünür, çünkü konuşacak zemin yoktur, nice kimse mütevazı görünür, çünkü büyüklük iddiasını besleyecek çevre henüz oluşmamıştır.

O halde övünülecek asıl hâl, mahrumiyet içinde zararsız kalmak değil, genişlik içinde temiz kalabilmektir; çünkü insanın ahlâkı, çoğu zaman yapamadıklarıyla değil, yapabilecekleri karşısında göstermiş olduğu sınırlılık terbiyesiyle anlaşılır.

Makamın, servetin, nüfuzun ve söz hakkının insana sağladığı görünür üstünlük, çok defa hakikatin değil, yalnızca imkân farklılığının ürettiği geçici bir yüksekliğe dayanır; ne var ki insan, çoğu zaman bu geçici yüksekliği kendi ontolojik değeriyle karıştırdığı için, eline geçen şeyi bir araç olarak değil, kendisini meşrulaştıran bir delil olarak görmeye başlar.

İşte bu zihinsel kayma, emanetin ruhuna karşı işlenebilecek en sinsi ihanetlerden biridir; çünkü kendisine verilmiş olanı kendi öz kıymetinin tartışılmaz kanıtı sayan kişi, zamanla başkalarının sesini daha az duyar, başkalarının hakkını daha kolay erteler, başkalarının incinmesini daha hafif bir mesele olarak görür ve sonunda kendi rahatlığını yahut kendi görünürlüğünü, adaletin, merhametin ve hakka riayetin önüne geçirecek kadar iç dengesini kaybeder.

Bu nedenle bir insana, “Elinde ne var?” sorusundan önce, “Elindeki şey seni neye dönüştürdü?” diye sormak gerekir; çünkü esas hakikat orada açığa çıkar.

Eğer bir makam, sahibini daha adil kılmıyorsa; eğer bir........

© ngazete