Hayatımızın Tek Yazarı Değiliz; Peki Ya Tek Okuru Muyuz?
Geçen yazıda, insanın kendi hayatının tek yazarı olmadığını söylemiştik. Çünkü hiçbirimiz hayata boş bir sayfayla başlamıyoruz. Doğduğumuz aileyi, içinde büyüdüğümüz toplumu, ekonomik koşullarımızı, çocukluğumuzu biz seçmiyoruz. Daha ilk nefesimizden itibaren, başkalarının çoktan yazmaya başladığı bir hikâyenin içine doğuyoruz.
Üstelik hayatımızı biçimlendiren yalnızca doğduğumuz koşullar da değildir. Bazen tek bir rastlantı, yıllarca kurduğumuz bütün planlardan daha belirleyici olabilir. Yanlış zamanda yanlış yerde olmak… Bir depremi çürük bir binanın içinde karşılayıp karşılamayacağımız, sokakta yürürken denetimsiz bir inşaattan düşen bir demir parçasına hedef olup olmayacağınız ya da trafikte öfkesini şiddete dönüştüren biriyle yolunuzun kesişip kesişmeyeceği, ihmalin, denetimsizliğin ve zayıflayan kurumların belirlediği "tesadüfler" hâline geliyor. Ya da tam tersine, doğru zamanda doğru insanla karşılaşmak, beklenmedik bir fırsatın kapınızı çalması, tek bir tesadüfün hayatınıza bambaşka bir yön vermesi... Hayatın akışında bunların hiçbirini bütünüyle kontrol edemiyoruz.
Belki de bu yüzden, halk arasında bunların çoğu "kader", "alın yazısı" ya da "kısmet" diye anlatılıyor. Dualarımızın önemli bir kısmı da aslında rastlantılarla ilgili. "Allah iyi insanlarla karşılaştırsın", "Allah kötüye denk getirmesin", "Allah kazadan beladan korusun" deriz. Çünkü biliriz ki hayat, yalnızca bizim yaptıklarımızdan değil; karşımıza çıkan insanlardan, rast geldiğimiz olaylardan ve önüne geçemediğimiz karşılaşmalardan da örülür. Öte yandan kader diye kabullendiğimiz birçok şey, çoğu zaman rastlantıyla ihmalin birbirine karıştığı yerlerde ortaya çıkıyor.
Bazı toplumlarda rastlantılar gerçekten rastlantı olarak kalır; bazılarında ise hayatın olağan düzenine dönüşür. Türkiye, bu anlamda öteden beri bir rastlantılar ülkesidir. Bugün yalnızca bunu daha açık ve daha ağır biçimde hissediyoruz.
İnsanı yalnızca iradesiyle açıklamaya çalışmak, bu yüzden eksik bir bakıştır. Başarıyı da başarısızlığı da tek başına bireyin omuzlarına yüklemek, hayatın görünmeyen belirleyicilerini yok saymaktır. Bizi biçimlendiren ilişkileri, karşılaştığımız fırsatları ya da mahrumiyetleri, içinde yaşadığımız dönemi ve toplumun bize açtığı ya da kapattığı kapıları hesaba katmadan insanı anlamak mümkün değildir.
Ancak madalyonun bir de öteki yüzü var. İnsanı bütünüyle yetiştiği çevrenin, çocukluğunun, travmalarının ya da içinde bulunduğu koşulların toplamı olarak görmeye başladığımızda, bu kez başka bir eksikliğin içine düşeriz. Onu yalnızca........
