Bereketli toprakların yoksulluk hikayesi
(DÜNYA GIDA GÜNÜ VE YOKSULLUKLA MÜCADELE GÜNÜ)
Dünyada yüz milyonlarca insan açlık çekerken milyarlarcası sağlıklı beslenmenin maliyetini karşılayamıyor. Buna karşılık her yıl bir milyar tonu aşkın gıda israf ediliyor. Açlıkla israfın, bollukla yoksulluğun yan yana var olabildiği bir düzenden söz ediyoruz.
16 Ekim Dünya Gıda Günü ile 17 Ekim Dünya Yoksullukla Mücadele Günü'nün art arda gelmesi, bu bakımdan düşündürücü. Gıda meselesi artık ne yalnızca tarımsal üretimin ne de mutfak harcamalarının konusu. Halk sağlığından gelir dağılımına, eğitimden sanayiye, çevreden ulusal güvenliğe kadar uzanan devasa bir beka meselesi.
Peki soru şu: Bu kadar zengin toprağın üzerinde, üreticisi de tüketicisi de neden yoksullaşıyor?
HAFIZASI KAYBOLAN TOPRAK
Anadolu, binlerce yıl önce insanlığa toprağı işlemeyi, tohumu çoğaltmayı, ürününü saklamayı öğreten; tahılın ve baklagillerin yetiştiricilik tarihinde önemli yeri olan coğrafyalardan biriydi. Göbeklitepe'de tahılların işlendiği taş aletler bulundu. Hemen yakınındaki Karacadağ ise buğdayın ilk evcilleştirildiği merkezlerden biri olarak kabul ediliyor… Bugün aynı topraklarda ekilmeyen, bakımsızlıktan çalılığa dönüşen tarlaları, üretimden uzaklaşan köyleri, dışarıdan ithal ettiğimiz tohumları, hububatı, bakliyatı ve hayvansal ürünleri konuşuyoruz. Kanada'dan İsrail'e, Orta Asya'dan Güney Amerika'ya kadar dünyanın pek çok ülkesinden tarımsal ürün ve üretim girdisi temin ederken kendi topraklarımızın potansiyelini yeterince değerlendiremiyoruz. Eskilerin dediği gibi, bakarsan bağ, bakmazsan dağ oluyor…
Anadolu'nun kendine özgü tohumları, iklime uyum sağlamış bitki çeşitleri, kuşaktan kuşağa aktarılan yetiştiricilik bilgisi giderek aşınıyor. Hububattan bakliyata, yemden damızlık hayvana kadar pek çok alanda dış kaynaklara bağımlılık önemli bir sorun haline geldi. Bir yanda verimli araziler işlenmeden beklerken diğer yanda üretim maliyetleri ve gelecek kaygısı çiftçiyi toprağından uzaklaştırıyor.
Köylerde nüfus yaşlanıyor. Gençler tarımda gelecek göremiyor. Hayvanlarını meraya çıkaracak çoban bulamayan üreticiler, Afganistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan gibi ülkelerden gelen işgücüne yöneliyor. Anadolu'dan ayrılan insanlar ise büyükşehirlerde çoğu zaman asgari ücretle, barınma ve geçim mücadelesi veriyor. Toprağında tutunamayanın kentte de rahat bir hayat kuramaması ise kalkınma anlayışımızın üzerinde, çok boyutlu olarak ve derinlemesine düşünülmesi gereken çelişkilerinden biridir.
Oysa Cumhuriyet'in ilk yıllarında köylüyü yaşadığı yerde eğiterek, üreterek kalkındırmayı hedefleyen bambaşka bir anlayış vardı. Atatürk'ün “Köylü milletin efendisidir” sözü, Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un öncülüğündeki Köy Enstitüleri’nde somut karşılık bulmuştu. Eğitim, hayatın ve üretimin içindeydi. İpekböcekçiliğinden arıcılığa, pamuk yetiştiriciliğinden küçükbaş hayvancılığa, tarımdan zanaata kadar bilgi, köyün gündelik yaşamıyla buluşuyordu. Köyü terk etmeden gelişmenin, üretirken öğrenmenin imkanları yaratılıyordu. Biz ise bu okulları kapattık; zamanla köyde üretimi ve yaşamı destekleyen eğitim anlayışından da uzaklaştık.
Bugün yeniden ihtiyaç duyduğumuz şey, o dönemin kurumlarını aynen geri getirmekten ziyade, üretimle eğitimi buluşturan anlayışını çağın bilimsel ve teknolojik imkanlarıyla canlandırmak. Ziraat mühendislerini, veteriner hekimleri ve gıda mühendislerini üreticiyle buluşturmak gerektiğini konuşuyor oluşumuz bile bu mirasın ne kadar uzağına düştüğümüzü gösteriyor.
GELENEĞE SIKIŞAN TARIM
Geçen yıl zirai don, Türkiye'nin birçok bölgesinde meyve bahçelerini vurdu. Kayısıdan fındığa, elmadan üzüme, incire kadar pek çok ürün zarar gördü. Üretici aylarca emek verdiği toprağından beklediği mahsulü alamadı.
Bu yıl ise bazı ürünlerde bolluk var. Ne var ki bolluk da çiftçinin yüzünü güldürmeye yetmiyor. Mazot, elektrik, gübre, ilaç, tohum ve işçilik maliyetleri yükselirken satış fiyatları aynı ölçüde artmadığında, kimi zaman mahsulü toplamanın masrafı bile karşılanamıyor. Çiftçi bir yıl doğanın, ertesi yıl piyasanın insafına kalıyor.
Üstelik ürün yetiştirmek kadar onu koruyabilmek de önemli. Hasat edilen fındık, geleneksel olarak güneş altında sergilere serilerek kurutuluyor. Ancak bu yıl yoğun yağışlar nedeniyle sergilerde kurumaya bırakılan fındıklar ıslandı, bir kısmı zarar gördü. Oysa üreticinin hasat ettiği ürünü yağmurdan ve nemden koruyacak modern kurutma tesislerine erişebilmesi gerekir. Bir yıllık emeğin birkaç günlük yağışla heba olması kabul edilebilir mi?
Süt zamanında işlenemediğinde değerini yitiriyor; meyve ve sebze uygun koşullarda saklanamadığında çürüyor. Bir tarafta ihtiyaç fazlası ürün ziyan olurken diğer tarafta kıtlık ve yüksek fiyat endişesi yaşanıyor.
Modern tarım tarlada yüksek verim elde etmekten ibaret değil. Hasat sonrası kurutma, soğuk zincir, depolama, işleme ve pazarlama aynı üretim sürecinin ayrılmaz parçaları. Ne var ki çağın bilimsel ve teknolojik imkanlarından yeterince yararlanamıyoruz. Anadolu'nun pek çok yerinde üretim hala geleneksel, çoğu zaman da sağlık ve hijyen standartlarından uzak koşullarda sürdürülüyor. Ürünün nasıl işlendiği, hangi ortamda saklandığı, nasıl ambalajlandığı konusu hak ettiği özeni görmüyor. Daha da düşündürücü olan, yıllardır süregelen bu uygulamaların olağan karşılanması. Oysa geleneksel üretim kültürünü korumakla çağın gerisinde kalmayı kabullenmek aynı şey değil. Her ürünün gerektirdiği teknolojik altyapıyı oluşturmak, üreticiyi bilimsel bilgiyle buluşturmak, kooperatifleri ve üretici birliklerini güçlendirmek bir tercih değil, zorunluluktur.
Bir de gelecek yılların belirsizliği var. Kuraklık, don, aşırı yağış, salgınlar, hatta savaşlar… Gıda, ihtiyaç duyulduğunda kolayca yerine konulabilecek sıradan bir ticaret malı değil. Geçmişte seferberlik stokları ve olağanüstü dönemler için tutulan gıda rezervleri vardı. Bugün de Toprak Mahsulleri Ofisinin olağanüstü hal stoklarına ilişkin yasal düzenlemeler mevcut. Peki bu stoklar ne ölçüde yeterli? Olası bir kıtlıkta, savaşta veya büyük bir üretim krizinde halkın temel gıda ihtiyacını ne kadar süre karşılayabilecek durumdayız? Amerika, petrol arzındaki kesintilere karşı onlarca yıl öncesinden stratejik rezerv sistemi kurmuş. Bizim de gıda için aynı ciddiyetle hazırlık yapmamız gerekiyor. Tek başına siloları doldurmak da değil amaç; ürünlerin bozulmadan korunmasını, stokların düzenli yenilenmesini ve ihtiyaç anında halka ulaştırılmasını sağlayacak bir organizasyon kurmak. Böyle bir hazırlık, tarım politikasının ayrıntısı değil, ulusal güvenliğin temel koşullarından biridir.
Gelişmiş tarım ekonomileri doğanın koşullarını değiştiremiyor; fakat bilimsel öngörü, uygun çeşit seçimi, erken uyarı sistemleri, koruyucu teknolojiler ve risk yönetimiyle kayıpları sınırlayabiliyor. Tarım ve hayvancılığı bütünüyle tabiatın insafına bırakmak kabul edilemez. Doğanın belirlediği koşullar kadar, insanın bilgi, teknoloji ve yatırımla kontrol edebileceği alanlar da var. Önemli olan bu dengeyi kurabilmek, öngörülebilir ve yönetilebilir bir üretim sistemi oluşturmak. Bizim de her don olayında, her kuraklıkta aynı çaresizliği yaşamaktan kurtulmamız gerekiyor.
Önemli olan kötü yılda da üreticiyi ayakta tutabilecek, iyi yılda da ürünün değerini koruyabilecek bir düzen kurabilmek.
ÜRETİYORUZ, DEĞERİNİ BAŞKALARI YARATIYOR
Ürettiğimizin kıymetini bilmemek konusunda üstümüze yok. Anadolu'nun dağlarında, yaylalarında yetişen keçilerin sütünden dünyanın en değerli peynirlerini üretebilecekken, üreticiyi elindeki sütü yok pahasına satmaya mahkum ediyoruz. Fransa ve İtalya, özel üretim keçi peynirlerini kilogramı onlarca euro’ya ulaşan fiyatlarla pazarlıyor. Bizdeyse aynı potansiyeli taşıyan ürünler çoğu zaman birkaç yüz liraya alıcı buluyor. Üstelik üretim ve saklama koşullarındaki yetersizlikler yüzünden kalite ve gıda güvenliği sorunları da yaşanıyor. Yazık değil mi bu topraklara, bu emeğe? İtalya'nın pek çok bölgesi bizim coğrafyamıza benziyor. Onlar doğanın sunduğunu markaya, sanayiye, ihracata dönüştürürken biz hala sütü nasıl değerlendireceğimizi tartışıyoruz. Modern süt işleme tesisleri kurmak, üreticiyi kooperatiflerle güçlendirmek, teşvikleri doğru kullanmak bu kadar mı zor? Üstelik yetişmiş ziraat mühendislerimiz, gıda mühendislerimiz, veteriner hekimlerimiz var. Bu insanları üretimle buluşturmak, hem istihdam yaratmak hem de sağlıklı, nitelikli, yüksek katma değerli ürünler elde etmek mümkün. Bunca doğal zenginliğin ortasında üreticinin yoksullaşması, ürünün değerini bulamaması kader değil. Yıllardır giderilemeyen bir yönetim ve organizasyon eksikliğinin sonucu.
Et ve hayvancılıkta ise yıllardır başka bir yanlışın bedelini ödüyoruz. Et fiyatlarını düşürmek için çözümü sürekli ithalatta arıyoruz. Karkas et getiriyoruz, canlı hayvan getiriyoruz, besilik hayvan getiriyoruz. Peki sonuç? İngiltere'de, Fransa'da tüketici kırmızı ete daha ulaşılabilir fiyatlarla erişebilirken Türkiye'de kıymanın kilosu marketlerde bile bin lira bandında, hatta üzerine çıkıyor. Avrupa’daki marketlerde dana kıymanın kilosu 6-8 euro dolaylarında satılabilirken bizde yerli etin fiyatı 20 euro’ya dayanıyor. Üstelik bu fiyatlara rağmen kendi besicimiz de kazanamıyor! Yem, enerji ve bakım maliyetleri altında ezilen üretici, bir de ithalat baskısıyla karşı karşıya kalıyor. Kısa vadede piyasayı rahatlatmak için başvurulan bu yöntem, kalıcı bir üretim politikasının yerini aldığında yerli hayvancılığın gelişmesi mümkün olabilir mi? Elbette damızlık ve ıslah amacıyla hayvan ithal edilebilir; gerektiğinde arz açığını kapatacak önlemler de alınabilir. Ancak dört mevsimin yaşandığı, böylesine zengin iklim ve coğrafi koşullara sahip bizim gibi bir ülke, kendi hayvan varlığını, yem üretimini ve besicisinin rekabet gücünü artırmadan ithalata dayanarak hayvancılığını sürdüremez.
Fındıkta da benzer bir tablo var. Dünya üretiminde böylesine büyük paya sahip bir ülkenin, uluslararası ölçekte güçlü markalar yaratma konusunda çok daha ileride olması beklenirdi. İtalyanlar fındığı çikolatadan kremaya, çeşitli gıda ürünlerinden sanayi girdilerine kadar değerlendiriyor; kabuğundan bile ekonomik yarar sağlıyor. Biz ise üretimin önemli bölümünü hammadde olarak pazarlıyoruz. Fındığı yetiştirmek için harcanan emekle onu işleyip markalı bir ürüne dönüştürerek elde edilen kazanç arasındaki fark, üzerinde durulması gereken önemli bir mesele.
Domates ve ketçapta da aynı çelişkiyle karşılaşıyoruz. İngiltere, Hollanda, Belçika gibi ülkeler, domatesi başka coğrafyalardan temin ederek dünya çapında pazarlanan sos markaları yaratabiliyor. Biz ise domates üretimindeki gücümüze rağmen bu alanda uluslararası marka değerimizi yeterince büyütemiyoruz. Üstelik bazı ketçap ve soslarda domatesin niteliğinden çok nişasta, şeker ve çeşitli katkı maddeleri öne çıkıyor…
Çayda da benzer bir değer kaybı yaşanıyor. Londra'da Çin'in, Sri Lanka'nın özel üretim çayları kilogramı yüzlerce sterline ulaşan fiyatlarla alıcı bulabiliyor. Peki bizim Rize çayımız neden aynı yüksek değerli pazarlarda hak ettiği yeri alamıyor? Karadeniz'in iklimi, toprağı, yetiştiricilik birikimi mi yetersiz? Hayır. Burada daha fazla ürün almak uğruna toprağı aşırı kimyasal gübrelemeyle yoran, çayın aromasını ve niteliğini geliştirmeye yeterince önem vermeyen anlayışı sorgulamak gerekiyor. Nitekim bölgedeki çay topraklarında aşırı asitlenmenin ciddi bir sorun olduğu bilimsel araştırmalarla da ortaya konulmuş durumda. Oysa toprak analizine dayalı dengeli gübreleme, uygun organik gübre kullanımı, özenli hasat ve nitelikli işleme yöntemleriyle çok daha değerli ürünler elde edilebilir. Mesele daha çok çay toplamak değil; daha kaliteli çay üretip dünya pazarında daha yüksek fiyatla satabilmek. Bunun kazananı da öncelikle üretici olmalı.
Zeytinyağında ise nitelikli üretimi ve markalaşmayı geliştirmeye çalışırken bir yandan da taklit ve tağşişle mücadele etmek zorundayız. Üstelik bu sahtekârlıklar kimi zaman tanınmış markalarda bile karşımıza çıkıyor. Denetimlerde yakalanıp ceza alan işletmelerin başka kişiler veya aile üyeleri üzerinden faaliyete devam edebiliyor olması ise haliyle yaptırımların caydırıcılığını sorgulatıyor. Oysa insanların sağlığıyla oynayanlara para cezası kesmek yetmez; tekrarlanan ihlallerde üretimden men ve ruhsat iptali gibi ağır yaptırımlar etkili biçimde uygulanmalıdır. Türkiye'nin gıda işleme sektöründe atıl kapasite ve teknolojik yetersizliklerin yanında, ilkel ve sağlıksız koşullarda faaliyet gösteren merdiven altı işletmeler de ciddi bir sorun.
Örneğin bazı ürünlerimizin değeri doğrudan yetiştikleri coğrafyadan geliyor. Taşköprü sarımsağının aroması, Malatya kayısısının kendine özgü nitelikleri rastlantı değil. Toprağın, iklimin, yerel çeşitlerin ve üretim kültürünün ortak sonucu. Coğrafi işaretlerin anlamı da bu özgünlüğü korumak. Başka bölgelerde yetişen ürünleri aynı isimle pazarlamak tüketiciyi yanıltmakla kalmıyor; gerçek üreticinin emeğini ve yöresel ürünün itibarını da zedeliyor.
Hollanda örneği oldukça çarpıcı. Konya büyüklüğündeki bu ülkenin topraklarının önemli bir bölümü deniz seviyesinin altında. Türkiye'nin geniş yüzölçümüne, dört mevsimine, iklim ve ürün çeşitliliğine karşılık Hollanda'nın doğal koşulları çok daha sınırlı. Buna rağmen 2025 yılında 137,5 milyar euro’luk tarımsal ürün ihracatına ulaştı. Bu rakamın bir bölümü yeniden ihracattan oluşuyor; ancak ülkenin tarım teknolojisinde, seracılıkta, tohum geliştirmede, gıda işlemede ve lojistikte ulaştığı düzey ortada. Dünyaya sadece ürün değil, bilgi, teknoloji ve patent de satıyor. Çünkü doğanın kendisine sunduklarıyla yetinmemiş; bilimle, yatırımla, planlamayla üretimin sınırlarını genişletmiş. Biz ise bir yıl don vurduğunda kayısımızı, elmamızı, incirimizi koruyamamaktan yakınıyoruz. Oysa iklime uygun çeşit seçimi, örtü altı yetiştiricilik ve koruyucu teknolojiler bunun için var. Hollanda'nın başardığını tek başına coğrafyayla açıklamak mümkün olmadığı gibi, bizim yapamadıklarımızı da yalnızca iklime bağlamak mümkün değil.
Fransa'ya, Kanada'ya, Amerika'ya, Hollanda'ya baktığımızda tarım ve hayvancılığın yalnızca gıda üreten sektörler olmadığını görüyoruz. Bu ülkelerde tarımsal üretim, sanayiyi besleyen büyük bir ekonomik güce dönüşmüş durumda. Hayvanın etinden sütüne, derisinden kemiğine, kanından tırnağına kadar değerlendirilebilen her parçası uygun tesislerde işlenerek farklı sanayi kollarına hammadde sağlıyor. Dericilikten ilaç ve kozmetik sanayisine, gübre üretiminden çeşitli endüstriyel ürünlere kadar uzanan bir değer zinciri kuruluyor. Biz ise hayvanın derisini bile gerektiği gibi koruyamadığımız, işleyemediğimiz durumlarla karşılaşıyoruz. Entegre kesim ve işleme tesislerindeki eksiklikler yüzünden........
