Çivili Ülkenin Kedileri
İkindiye doğru, yağmur ince ince konuşurken çıktım dışarı. Hani şu toprağa ilk damla değdiğinde yükselen, çocukluğumuzdan kalma o kokunun—biraz hüzün, biraz umut, biraz da “her şey düzelebilir” ihtimali taşıyan kokunun—ardına takılıp.
Sabahın erken saatlerinde üst komşumun eski dolaplarını yenileriyle değiştirdiğini gördüğüm pencerede içimde bir sevinç uyandı. İnsan bazen başkasının yenilediği eşya gibi kendi içini de toparlamış sayıyor.
Fakat şimdi apartmanın önünde başka bir manzara vardı. Gelişigüzel bırakılmış çiviler… Önce birkaç tane sandım. Yere dağılmış, sahipsiz ve sivri. Etrafında bizim diğer yerliler: kediler. Sevmek için eğilince kendi gözdemi üç, dört, beş... diye artan bir sürü çivi... Gözde kedim ısrarla sırnaşıyor bana ve birkaç tur atıyor etrafımda. Çivilere rağmen. Bakıyorum. Patilerin altı da dolu. Acımıyor mu, umursamıyor mu, anlayamıyorum derken basıp kaçıyor kedi.
Önce temkinli yaklaştılar, sonra alıştıkları gibi, tehlikeyi gündelik hayatın içine katıp yürümeye devam ettiler. Çivilerin arasından yürümeyi öğrenmiş ama yine de her adımda incinmeyi göze almış...
Büyük felaketler küçük ihmallerin birikiminden meydana gelir.
Çiviler küçük şeylerdir; gündemin gürültüsünde yer bulmazlar. Oysa bu toplumla yaşamak, çoğu zaman o görünmez çivilerin üzerinde kurulan bir denge oyunudur. Tatlı bir oyun değil bu. Ülkede yaşam, çoğu zaman krizler, seçimler, kararlar, açıklamalar… Oysa gündelik hayatın gerçek yükünü taşıyanlar, çoğu zaman o büyük başlıkların altına sığmayan küçük çivilerdir.
Bir kaldırımın kırık taşı, bir parkın unutulmuş köşesi, bir sokağın karanlığı, bir sözün yarım bırakılmış sorumluluğu… Hepsi birer çivi gibi. Üzerine basıldığında can yakar ama kimse eğilip yerden almaz.
Bizim apartmanın önündeki çiviler de öyle. Ne komşu geri dönüp baktı ne de yoldan geçenler topladı. Herkesin acelesi vardı. Herkesin haklı bir gerekçesi. Ama kedilerin yok. Onların tek gerekçesi yaşamak.
İnsanımızın gerçeği ekonomik........
