menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yılmaz Erdoğan Türk sinemasını kurtarabilir mi?

18 0
15.08.2026

Yılmaz Erdoğan, katıldığı bir YouTube programında yeni projelerinden söz ederken “Sinemanın sahadan çekiliyor gibi olması çok kötü. Onu geri getirmemiz lazım” dedi. Ardından BKM’nin 2026’da Aile Arasında 2’yi yaptığını, 2027’de ise Vizontele 3 projesinin bulunduğunu söyleyerek “Öyle öyle sinemayı geri almalıyız, sinemayı kurtarmamız lazım” ifadesini kullandı. 

Cümle kulağa hoş geliyor. 

Hatta bizi biraz da nostaljik bir heyecana sevk ediyor. 

Çünkü Vizontele sıradan bir film değildi. 2001’de vizyona giren film 3 milyon 300 binden fazla seyirciye ulaşmış, üç yıl sonra gelen Vizontele Tuuba ise yaklaşık 2,9 milyon kişi tarafından izlenmişti. 

Yılmaz Erdoğan’ın Türk sinemasında bıraktığı izi küçümsemek mümkün değil. Vizontele, Organize İşler, Neşeli Hayat ve Kelebeğin Rüyası gibi filmler, onun yalnızca popüler bir komedi yazarı olmadığını; dönem dönem farklı türlere ve anlatı biçimlerine cesaret ettiğini gösteriyor. Özellikle Kelebeğin Rüyası, Erdoğan’ın komedi alanından çıkıp dönem filmine yöneldiği önemli bir kırılmaydı. 

Ama tam da bu yüzden şu soruyu sormak gerekiyor: 

Sinemayı kurtaracak olan şey Yılmaz Erdoğan’ın eski başarısını yeniden üretmesi mi, yoksa yeni bir sinema dili yaratması mı? 

Bence asıl mesele burada. 

Çünkü önce teşhisi doğru koymak gerekiyor. 

Türkiye’de sinema gerçekten ciddi bir seyirci kaybı yaşıyor. TÜİK’in 2025 verilerine göre toplam sinema seyircisi 27 milyon 657 bin 591 kişiye geriledi. Bu, bir önceki yıla göre yüzde 15’lik düşüş anlamına geliyor. Daha da dikkat çekici olan ise yerli filmlerdeki kayıp: Yerli film seyircisi yüzde 18,3 azalarak 15 milyon 96 bin kişiye düştü. 

Üstelik bu tablo yalnızca “insanlar sinemaya gitmiyor” cümlesiyle açıklanabilecek kadar basit değil. 

2024’te toplam seyirci 32,5 milyondu. 2025’te 27,7 milyona indi. Aynı dönemde sinema salonu sayısının da 2 bin 776’dan 2 bin 161’e gerilemesi dikkat çekiyor. 

Demek ki yalnızca film problemi var diyemiyoruz. 

Dijital platformlar var. 

İzleyicinin değişen alışkanlıkları var. 

Ve belki hepsinden önemlisi, izleyiciye “Bu filmi sinemada görmeliyim” dedirtecek içerik problemi var. 

Dolayısıyla “sinemayı geri almak” yalnızca seyirciyi yeniden salona çağırmakla gerçekleşecek bir şey değil. Çünkü seyirciyi salona çağırmanın yolu, ona geçmişte sevdiği filmi yeniden vermekten ibaret olmayabilir. 

Vizontele 3 neden tek başına bir kurtuluş projesi değil? 

Vizontele 3 gişe yapabilir. 

Hatta çok ciddi bir izleyici sayısına da ulaşabilir. Çünkü nostalji güçlü bir ekonomik araçtır. Yirmi beş yıl önce sevilen karakterleri yeniden görmek isteyen ciddi bir kitle olacaktır elbette. 

Fakat bir filmin gişe yapması ile sinemayı kurtarması aynı şey değildir. 

Bir devam filminin başarılı olması, öncelikle o serinin hâlâ güçlü olduğunu gösterir. Sektörün dönüştüğünü değil. 

Üstelik burada daha temel bir soru ortaya çıkıyor: 

Sinemanın krizi yeni fikir eksikliğinden kaynaklanıyorsa, çözümü eski fikirleri yeniden paketlemek olabilir mi? 

Çünkü Vizontele bir zamanlar yeni bir fikirdi. 

Bugün ise bir kült yapım. 

Aradaki fark önemli. 

2001’de Vizontele seyircinin karşısına çıktığında Türkiye’nin yakın tarihine, taşraya, televizyonun hayatımıza girişine ve toplumsal dönüşüme dair kendine özgü bir dünya kuruyordu. Seyirci yalnızca tanıdık bir hikâyeyi izlemiyordu; kendisine yeni bir hikâye anlatılmasına tanık oluyordu. 

Vizontele 3’ün en büyük avantajı ise tam tersine, daha önce kurulmuş bir dünyanın hatıra sermayesi olacak. 

Bu kötü bir şey değil. 

Ama devrim de değil. 

Burada Vizontele 3, sinemanın kurtuluşundan çok, sinemanın güvenli liman arayışının sembolüne dönüşme riski taşıyor. 

Çünkü riskin azaldığı yerde yatırımcı daha rahat eder; yapımcı daha rahat eder; marka daha rahat eder. Fakat sinema her zaman rahatlıkla ilerleyen bir sanat dalı değildir. 

Tarih bunun tersini gösteriyor. 

Sinemanın tıkandığı dönemlerde sektörleri ileri taşıyan şey çoğu zaman eski markaları yeniden canlandırmak değil; yeni akımlar, yeni yönetmenler, yeni anlatı biçimleri ve seyircinin daha önce görmediği dünyalar yaratmak oldu. Fransız Yeni Dalgası’ndan Yeni Hollywood’a kadar sinema tarihindeki büyük kırılmalar, geçmişin güvenli formüllerini tekrarlamak yerine o formülleri sorgulayan insanlarla ortaya çıktı. 

Türkiye’de de 1990’lar ve 2000’lerin başında ortaya çıkan Yeni Türk Sineması tartışmaları böyle bir dönüşümün parçasıydı. Eşkıya sonrası oluşan seyirci ilgisiyle birlikte farklı anlatılar, farklı yönetmenler ve farklı sinema anlayışları görünür hale geldi. Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem, Semih Kaplanoğlu,........

© Muhalif