ÖZGÜNLÜKTEN TAKLİTÇİLİĞE: MÜSLÜMANLARIN MEDENİYET KRİZİ
ÖZGÜNLÜKTEN TAKLİTÇİLİĞE: MÜSLÜMANLARIN MEDENİYET KRİZİ
Şeriat Özgündü, Peki Müslümanlar Neden Değil?
İslam medeniyetinin tarihine baktığımızda insanı hayrete düşüren bir tabloyla karşılaşırız. Bugün modern dünyanın vazgeçilmez kurumları olarak gördüğümüz birçok hukukî ve iktisadî ilkenin, Müslümanların yaşadığı dünyada yüzyıllar önce hayata geçirildiğini görürüz. Hukukun üstünlüğü, yöneticinin hukukla bağlı olması, vakıf, ortaklık biçimleri, para transferi, ticaret hukuku ve savaş hukukuna ilişkin birçok düzenleme, İslam hukukunun tarihî tecrübesinde son derece erken dönemlerden itibaren karşımıza çıkar.
Batı’nın kralın yetkilerini sınırlandırması Magna Carta ile sembolleştirilirken, İslam dünyasında yöneticinin de hukuka tabi olduğu fikri çok daha önce yerleşmişti. Hz. Ali’nin bir Yahudi ile zırh davasında mahkemeye çıkması ve hâkimin verdiği karara uyması, bu anlayışın sembolik örneklerinden biridir. Hukuku yöneticinin iradesinden bağımsızlaştıran fakihlerin ortaya koyduğu hukukî gelenek de İslam medeniyetinin kendine özgü karakterlerinden birini oluşturmuştur.
İktisadî alanda da benzer bir tablo söz konusudur. Vakıf kurumunun Batı’daki trust kurumuyla, mudârebenin bazı ortaklık biçimleriyle, havalenin para transfer mekanizmalarıyla karşılaştırılması tesadüf değildir. İslam dünyasında ticaretin gelişmesi, sadece ahlâkî ilkelerle değil, ticari hayatı mümkün kılan gelişmiş hukukî kurumlarla da desteklenmiştir. Devletlerarası ilişkiler alanında ise “siyer” literatürü, savaş ve barış hukukuna dair sistematik bir düşüncenin varlığını gösterir. Savaşta sivillerin korunması, elçilerin dokunulmazlığı, tarım alanlarının ve ağaçların gereksiz yere tahrip edilmemesi gibi ilkeler, modern uluslararası insancıl hukukun çok daha sonraki metinlerinde farklı bir hukuk diliyle yeniden karşımıza çıkacaktır.
Bu hukukî birikim, birkaç münferit hükümden ibaret de değildi. Müslüman hukukçular, kendi dönemlerinin siyasî, iktisadî ve toplumsal meselelerini sistematik biçimde ele alan eserler kaleme aldılar. Ebû Yûsuf’un Kitâbü’l-Harâc’ı, bunun en dikkat çekici örneklerinden biridir. Abbâsî halifesi Hârûnürreşîd’in talebi üzerine kaleme alınan eser, yalnızca vergi meselelerini ele alan teknik bir metin değildir; kamu gelirlerinin toplanması, arazi düzeni, üreticinin korunması, devletin malî sorumlulukları ve yöneticinin halka karşı adalet yükümlülüğü gibi konuları birlikte ele alır. Dolayısıyla burada devletin ekonomik gücünü artırmaktan önce, kamu gücünün hukuk ve adaletle sınırlandırılması düşüncesinin izlerini görmek mümkündür.
Benzer şekilde İmam Muhammed eş-Şeybânî’nin es-Siyerü’l-kebîr’i, devletlerarası ilişkiler, savaş hukuku, esirler, elçiler, antlaşmalar ve savaşta uyulması gereken kurallar bakımından İslam hukuk düşüncesinin ne kadar erken dönemde sistematik bir literatür oluşturduğunu gösterir. Mâverdî’nin el-Ahkâmü’s-sultâniyye’si, devlet başkanlığından yargıya, kamu görevlerinden maliyeye kadar siyasal düzenin temel kurumlarını hukukî bir çerçeve içinde ele alırken; Ebû Ubeyd el-Kāsım b. Sellâm’ın Kitâbü’l-Emvâl’i, kamu maliyesi, zekât, vergi, ganimet, fey ve kamu kaynaklarının kullanımı gibi meseleleri geniş bir rivayet ve hukuk malzemesi içinde inceler.
Bu literatüre Kitâbü’l-Emvâl, el-Hisbe, el-Harâc, es-Siyer ve el-Ahkâmü’s-sultâniyye gibi farklı türlerdeki eserleri eklediğimizde daha önemli bir gerçek ortaya çıkar: İslam hukukçuları yalnızca bireyin ibadet ve şahsî hayatını düzenleyen hükümler üretmemişler; devlet, toplum, ekonomi, ticaret, kamu maliyesi, savaş, barış ve uluslararası ilişkiler gibi alanlarda da kapsamlı bir hukukî düşünce geliştirmişlerdir.
Üstelik bu eserlerin önemi yalnızca Batı’da daha sonra ortaya çıkan kurumlara “öncülük etmiş” olmalarıyla ölçülmemelidir. Daha önemli olan, Müslümanların kendi medeniyetlerinin meseleleri karşısında hazır bir model beklememiş, hukukî ve kurumsal çözümler üretmiş olmalarıdır. Onları özgün kılan asıl şey budur. Bir başka medeniyetin kurumlarını kopyalamak yerine, kendi inanç ve değer dünyalarından hareketle yaşadıkları çağın problemlerine cevap vermişlerdir. İşte bugün bizim kaybettiğimiz şey tam da bu üretici zihniyettir.
Evet, bütün bunlar önemlidir. Fakat burada durup kendimize çok daha önemli bir soru sormamız gerekiyor: Eğer Müslümanlar bir zamanlar bütün bunları üretebildilerse, bugün neden üretemiyorlar?
Asıl meselemiz budur.
Çünkü geçmişteki Müslümanların özgünlüğünü anlatmak kolaydır. Zor olan, onların neden özgün olabildiğini anlamak ve bugün neden aynı üretkenliği gösteremediğimizi itiraf........
