KALEM SURESİ 4. AYET: VAHYİN İNŞA ETTİĞİ AHLÂK – 1
KALEM SURESİ 4. AYET: VAHYİN İNŞA ETTİĞİ AHLÂK – 1
“Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem Suresi, 4. ayet)
Kur’an’ın insanlığa ilk hitaplarının arasında ahlâkın böylesine güçlü bir ifadeyle yer alması tesadüf değildir. Yaygın kabul gören nüzul tertibine göre Kalem Suresi, Alak Suresi’nin ardından vahyin ilk dönemlerinde inen surelerden biridir. Henüz Medine kurulmamış, hukuk hükümleri geniş biçimde açıklanmamış, savaş ve barış hükümleri belirlenmemiş, ekonomik düzenin ayrıntıları ortaya konulmamış, toplumsal kurumlar teşekkül etmemiştir. Fakat vahiy, daha yolun başında insanın önüne ahlâk meselesini koymaktadır. Çünkü Allah’ın yeryüzünde kurmak istediği hayatın taşıyıcısı önce insandır; insanın iç dünyası bozuksa kuracağı düzen de bozulur, karakteri eğriyse elindeki güç zulme dönüşür, niyeti kirliyse dini bilgi bile menfaat aracına çevrilebilir. Bu sebeple Kur’an önce insanı inşa eder; insanın Rabbine, kendisine, ailesine, topluma, güce, mala, bilgiye, düşmanına ve hatta kendisine muhalefet edene karşı nasıl duracağını öğretir. Kalem Suresi’nin dördüncü ayeti bu açıdan yalnızca Hz. Muhammed’e yapılmış bir övgü değildir; vahyin nasıl bir insan meydana getirmek istediğinin erken dönemde ilan edilmiş ölçülerinden biridir. Ayet, Resûlullah’ın şahsında insanlığa şunu göstermektedir: Hakikatin büyük bir iddiasını taşıyacaksan, o hakikatin ahlâkı önce senin üzerinde görünmelidir.
Ahlâk, Güzel Davranıştan Daha Büyük Bir Hakikattir
Ahlâk kelimesi bugün çoğu zaman nezaket, güler yüz, güzel konuşma, yardımseverlik veya insanlarla iyi geçinmek şeklinde daraltılmaktadır. Bunların hepsi ahlâkın parçalarıdır; fakat Kur’an’ın ortaya koyduğu ahlâk bundan çok daha geniştir. Bir insan çok nazik konuşabilir fakat çıkarı uğruna hakikati gizleyebilir. Kimseyi kırmıyor görünebilir fakat haksızlık karşısında susabilir. Yardım yapabilir fakat yaptığı yardımı itibar kazanmak için kullanabilir. İnsanlarla iyi geçinebilir fakat güçlülerin yanında başka, güçsüzlerin yanında başka davranabilir. Böyle bir durumda davranışların dış görünüşü güzel olsa bile ahlâkın özü yara almıştır. Çünkü İslam’da ahlâk yalnızca insanın insanla ilişkisi değildir; öncelikle insanın Allah karşısındaki konumudur. Allah’ı Rab kabul etmek, O’nun sınırlarını tanımak, hakikati menfaatin önüne geçirmek, emanete sadık kalmak, nefsin arzusunu ölçü edinmemek, gücü zulme çevirmemek, korku sebebiyle hakkı terk etmemek, sevgiyi bile adaletin önüne geçirmemek ahlâkın merkezindedir.
Bu sebeple tevhid ile ahlâk birbirinden ayrı iki alan değildir. Tevhid, insanın inancını Allah’a bağlarken ahlâk o inancın hayattaki yürüyüşüdür. “Allah birdir” demek yalnızca zihinsel bir kabul değildir; hükmün, değerin, ölçünün ve nihai bağlılığın da Allah’a ait olduğunu kabul etmektir. İnsan Allah’ın huzurunda kul olduğunu gerçekten idrak ettiğinde mal karşısındaki tavrı değişir, iktidar karşısındaki tavrı değişir, öfkesini kullanma biçimi değişir, aile ilişkileri değişir, ticareti değişir, sözü değişir, düşmanlığı değişir. İşte burada ahlâk, bazı güzel davranışların toplamı olmaktan çıkarak insanın bütün hayatını kuşatan bir kulluk biçimine dönüşür.
“Yüce Bir Ahlâk Üzeresin” İfadesinin Derinliği
Ayette kullanılan ifade dikkat çekicidir: Resûlullah’ın yalnızca güzel davranışlar yaptığı söylenmemekte, “yüce bir ahlâk üzere” bulunduğu bildirilmektedir. Bu, gelip geçici bir davranıştan değil, yerleşmiş bir karakterden söz edildiğini gösterir. İnsan zaman zaman sabırlı olabilir, fakat ahlâk sabrın şartlar ağırlaştığında da korunmasıdır. İnsan çıkarına dokunmadığı zaman adaletli olabilir; ahlâk, adalet kendi aleyhine sonuç doğurduğunda da ondan vazgeçmemektir. İnsan kendisini sevenlere merhamet gösterebilir; ahlâk, kendisini incitenlere karşı bile ölçüyü........
