BİRİNCİ MECLİS’İN TASFİYESİ, İKİNCİ MECLİS’İN KURULUŞU VE İSLAMÎ MUHALEFETİN BASTIRILMASI
BİRİNCİ MECLİS’İN TASFİYESİ, İKİNCİ MECLİS’İN KURULUŞU VE İSLAMÎ MUHALEFETİN BASTIRILMASI
Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin sona erdirilmesi, yalnızca olağan bir seçim yenilemesi olarak okunamaz. Bu hadise, Millî Mücadele’yi yürüten çoğulcu, yerli, dinî hassasiyetleri güçlü ve halkın farklı kesimlerini temsil eden Meclis yapısından; daha merkeziyetçi, inkılapçı, parti disiplinine bağlı ve muhalefeti sınırlandırılmış bir siyasal yapıya geçişin başlangıcıdır. Birinci Meclis, bütün eksiklerine rağmen Anadolu halkının imanını, direnişini, fedakârlığını ve işgale karşı ortak iradesini temsil ediyordu. Bu Meclis’te yalnızca askerî zaferin değil, aynı zamanda “bu zaferden sonra nasıl bir devlet kurulacak?” sorusunun da cevabı aranıyordu. Fakat savaş kazanıldıktan sonra asıl ayrışma burada başladı: Bir kesim, yeni devletin İslamî kimliği, hilafet bağı, milletin manevî değerleri ve Meclis üstünlüğü korunarak inşa edilmesini savunurken; Mustafa Kemal Paşa ve yakın kadrosu, Osmanlı-İslamî siyasal mirasından kopmuş, laikleşme yönünde ilerleyen, merkeziyetçi ve Batılılaşmacı bir ulus-devlet hedefledi. Bu sebeple Birinci Meclis’in tasfiyesi, hakikatte İslamî duyarlılığı, yerli muhalefeti ve Meclis denetimini zayıflatma hamlesi olarak değerlendirilmelidir. Birinci Meclis’teki İkinci Grup’un, resmî anlatıda çoğu zaman “gerici” veya “inkılap karşıtı” gibi yaftalarla mahkûm edilmesine rağmen, akademik çalışmalarda bu grubun esasen Meclis üstünlüğü, denetim, şahsî otoritenin sınırlandırılması ve daha çoğulcu siyasal temsil talepleriyle ortaya çıktığı belirtilmektedir.[1]
Birinci Meclis Neden Sona Erdirildi?
Birinci Meclis’in sona erdirilmesindeki temel sebep, Mustafa Kemal Paşa’nın hedeflediği yeni rejim için bu Meclis’in artık “fazla bağımsız”, “fazla tartışmacı” ve “fazla denetleyici” görülmesiydi. Millî Mücadele döneminde Meclis’in çoğulcu yapısı bir güçtü; çünkü Anadolu’nun farklı unsurlarını işgale karşı birleştiriyordu. Fakat zaferden sonra bu çoğulculuk, inkılapçı kadro açısından bir engel olarak görülmeye başlandı. Çünkü Birinci Meclis’teki birçok vekil, hilafetin korunmasını, dinî hayatın devlet eliyle baskılanmamasını, milletin manevî değerlerinin devletin kurucu ruhundan dışlanmamasını ve Meclis’in tek bir lider iradesinin onay makamına dönüşmemesini istiyordu. İşte asıl kırılma burada yaşandı. Mesele, sadece “modernleşme” meselesi değildi; mesele, modernleşmenin İslam’dan, ümmet şuurundan, hilafetten, şer‘î referanslardan ve halkın tarihî-manevî kimliğinden koparılarak mı yapılacağı, yoksa milletin inanç ve medeniyet kökleri korunarak mı yürütüleceğiydi.
Mustafa Kemal’in amacı, yeni Türkiye’yi eski Osmanlı düzeninin bütün kurucu unsurlarından ayrıştırmaktı. Saltanatın kaldırılmasıyla başlayan süreç, hilafetin kaldırılması, medreselerin kapatılması, Tevhid-i Tedrisat, tekke ve zaviyelerin kapatılması, şapka kanunu, hukuk devrimi ve alfabe değişikliği gibi adımlarla devam edecekti. Bu büyük dönüşümün Birinci Meclis gibi serbest tartışma gücü yüksek bir Meclis’le yürütülmesi zordu. Çünkü Birinci Meclis’te bu adımlara itiraz edecek ciddi bir damar vardı. Bu damar yalnızca geleneksel anlamda “muhafazakâr” değildi; aynı zamanda halk iradesinin tek kişi veya dar kadro tarafından gölgelenmesine karşı çıkan siyasî bir damardı. Dolayısıyla Birinci Meclis’in sona erdirilmesi, yeni rejimin önündeki fikrî, siyasî ve İslamî direnç noktalarının zayıflatılması anlamına geldi.
Mustafa Kemal’in Amacı Neydi?
Mustafa Kemal’in bu süreçteki amacı, kendi dünya görüşüne uygun bir devlet ve toplum inşa etmekti. Bu devlet; dinî meşruiyetten çok ulusal egemenliğe, ümmet aidiyetinden çok Türk ulus kimliğine, şer‘î-hukukî gelenekten çok Batı tipi hukuk sistemine, geleneksel eğitimden çok laik ve merkezi eğitime dayanacaktı. Bu hedef, onun zihninde “çağdaşlaşma” ve “muasır medeniyet” olarak anlamlandırılmıştı. Fakat İslamî açıdan bakıldığında burada ciddi bir problem vardı: Bir toplumun bağımsızlığını kazanması, onun kendi iman köklerinden koparılmasını gerektirmezdi. İşgale karşı Kur’an, ezan, cami, hutbe, cihad ve vatan müdafaası diliyle ayağa kaldırılan bir milletin, zaferden sonra bu manevî zeminden uzaklaştırılması büyük bir tarihî çelişkiydi.
Bu sebeple Mustafa Kemal’in hedefi yalnızca yeni bir devlet kurmak değil, aynı zamanda yeni bir insan, yeni bir toplum ve yeni bir meşruiyet zemini oluşturmaktı. Bu yeni meşruiyet zemini, İslamî referansları devletin merkezinden çekip onları bireysel vicdan alanına hapsetme yönünde ilerledi. Elbette bu süreç bir günde gerçekleşmedi; fakat Birinci Meclis’in tasfiyesi ve İkinci Meclis’in kurulması bu uzun dönüşümün siyasal kapısını açtı. Bu açıdan bakıldığında Birinci Meclis’in sona erdirilmesi, sadece bir meclis değişimi değil, İslamî-millet merkezli siyaset ihtimalinin zayıflatılmasıdır.
İkinci Meclis’in Kuruluş Amacı
İkinci Meclis’in kuruluş amacı, daha uyumlu, daha denetlenebilir ve Mustafa Kemal Paşa’nın inkılap programını gerçekleştirebilecek bir Meclis oluşturmaktı. 1923 seçimlerinden sonra Meclis’e büyük ölçüde Mustafa Kemal’in desteklediği kadrolar girdi; Birinci Meclis’teki muhalif İkinci Grup ise büyük oranda dışarıda bırakıldı. Bu durum, yeni Meclis’in kuruluş gayesini açıkça göstermektedir: Lozan Antlaşması’nı onaylamak, Cumhuriyet’i ilan etmek, Halk Fırkası merkezli siyaseti kurmak ve inkılapların önünü açmak. Nitekim Birinci Meclis’teki iktidar-muhalefet mücadelesinin, tek partili Cumhuriyet’e giden yolda belirleyici olduğu akademik çalışmalarda açıkça vurgulanmıştır.[2]
İkinci Meclis, şeklen millet iradesini temsil etse de fiilen yeni rejimin kurucu kadrosunun siyasal programını hayata geçiren bir araç hâline geldi. Burada temel sorun, millet adına hareket edildiği söylenirken milletin güçlü dinî hassasiyetlerinin karar süreçlerinden dışlanmasıdır. Halkın büyük çoğunluğu Müslümandı; hilafeti, şeriatı, ezanı, medreseyi, ulema geleneğini, tarikatları ve İslamî toplumsal yapıyı hayatın doğal unsurları olarak görüyordu. Ancak İkinci Meclis’le beraber yeni devlet aklı, bu unsurları modernleşmenin önünde engel olarak değerlendirmeye başladı. Böylece Türkiye siyaseti, İslamî kimliği merkeze alan bir istikametten uzaklaştırılarak laik, milliyetçi, Batılılaşmacı ve merkeziyetçi bir çizgiye oturtuldu.
Nasıl Bir Türkiye........
