menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

TÜRKİYE’DE POPÜLİST İKTİDAR VE MUHALEFET

25 0
18.08.2026

TÜRKİYE’DE POPÜLİST İKTİDAR VE MUHALEFET

Mudde, popülizmi “toplumun nihai kertede iki homojen ve antagonist gruba bölündüğünü varsayan ‘ince’ (thin-centered) bir ideoloji” olarak tanımlar: “saf halk” (pure people) karşısında “yozlaşmış elit” (corrupt elite) (Mudde, 2004, s. 543). Popülizmin “ince” bir ideoloji olması, faşizm, sosyalizm veya liberalizm gibi kapsamlı bir sosyo-politik program sunmamasından kaynaklanır. Bu nedenle popülizm, varlığını sürdürebilmek için milliyetçilik, dincilik veya sosyalizm gibi “kalın” (thick) ideolojilerle eklemlenmek zorundadır.

Jan-Werner Müller ise bu ideolojik tanımı çoğulculuk karşıtı boyutuyla genişletir. Müller’e göre popülistlerin ayırt edici özelliği yalnızca elit karşıtlığı değildir; popülistler “halkın ve onun gerçek iradesinin tek ve meşru temsilcisi oldukları” iddiasındadır (Müller, 2016, s. 20). Bu yaklaşım, muhalif kesimleri yalnızca siyasi rakipler olarak değil, “halkın parçası olmayan” unsurlar olarak konumlandırma eğilimi taşır. “Halk haini” gibi nitelemeler de bu dışlayıcı siyasal dilin örnekleri olarak değerlendirilebilir.

Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe, popülizmi belirli bir ideolojik içerikten ziyade siyasal inşa ve söylem mantığı olarak ele alır (Laclau, 2005). Laclau’ya göre toplumda karşılanmayan tikel talepler, ortak bir reddediş zemini üzerinde bir araya gelerek bir “eşdeğerlik zinciri” oluşturur.

Bu zincir, karmaşık talepleri tek bir simge altında toplamak üzere “boş gösterenler” —örneğin “Millet”, “Halk” ve “Değişim” —üretir. Popülist siyaset, toplumsal alanı iki karşıt kutba ayırarak siyasal antagonizma üzerinden “biz” ve “onlar” sınırını çizer. Buradaki “halk”, önceden var olan homojen bir sosyolojik olgu değil, söylem aracılığıyla inşa edilen siyasal bir kategoridir.

Weyland’a göre ise popülizm, kişisel ve karizmatik bir liderin kurumsallaşmamış ve büyük ölçüde örgütlenmemiş kitlelerle kurduğu doğrudan, aracısız bağa dayanır. Lider, siyasi partiler, meclis veya sendikalar gibi geleneksel aracı kurumları devre dışı bırakarak “halkla doğrudan temas” iddiasıyla iktidara ulaşmayı veya iktidarını sürdürmeyi hedefler.

Weyland, güncel çalışmalarında, popülist liderlerin her durumda demokrasiyi ortadan kaldırmadığını savunur. Ona göre popülist liderlerin otoriterleşebilmesi için kurumsal zayıflıklar, ciddi krizler veya petrol geliri gibi ekonomik kaynakların sağladığı olağanüstü imkânlar dahil olmak üzere belirli koşulların bir araya gelmesi gerekir. Popülist ve kişiselleşmiş liderleri eserinde şu şekilde tanımlar:

“Kişiselleşmiş liderler güçlü iradelere sahiptir ve kendi özerkliklerini ve siyasi güçlerini sürekli artırma eğilimindedir. Liberal kurumları, özellikle de denge ve denetleme mekanizmalarını (checks and balances), sınırlandırıcı unsurlar olarak görmeleri olasıdır. Bu liderler, kendi hâkimiyet alanlarını genişletmeye çalışırken güçler ayrılığını zayıflatabilir veya geçici olarak askıya alabilir. Bağımsız kurumlar üzerinde denetim kurmaya ve muhalif güçlerin etkisini sınırlandırmaya yönelebilirler. Bu süreç başarılı olduğunda siyasi özgürlükler aşınabilir, seçim rekabeti iktidar lehine dengesizleşebilir ve iktidarın sürekliliğini sağlayan düzenlemeler ortaya çıkabilir.

Kurum karşıtı eğilimiyle popülizm, demokrasiyi gerileme (democratic backsliding) sürecine itebilir; yeterli denetim olmaksızın faaliyet gösterdiğinde ise rekabetçi otoriterlik (competitive authoritarianism) yönünde evrilebilir” (Weyland, 2023, s. 4).

Berk Esen ve Şebnem Gümüşçü de Türkiye’deki rejimin evrildiği noktayı “rekabetçi otoriterlik” kavramıyla açıklar (Esen & Gümüşçü, 2016). Seçimlerin yapılmasına rağmen devlet imkânlarının iktidar partisi lehine kullanıldığı, medyanın büyük ölçüde denetim altına alındığı ve yargının tarafsızlığına ilişkin kaygıların arttığı bu yapıda popülizm, seçim sürecindeki eşitsizlikleri meşrulaştıran bir söylem işlevi görebilir.

İktidarın, siyasi gücünü kurumsallaştırmak ve muhalif aktörlerin etkisini sınırlandırmak amacıyla hukuki araçlara başvurması, otokratik legalizm kavramı çerçevesinde incelenebilir. 2018 yılında yürürlüğe giren Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte Max Weber’in kavramsallaştırdığı karizmatik otoritenin kurumsal yapı üzerindeki ağırlığı artmış; lider merkezli siyaset anlayışı anayasal ve idari düzeyde daha belirgin hâle gelmiştir.

Weyland’ın analizinde yer alan kişiselleşmiş liderlik ve kurumsal zayıflık ilişkisi, Türkiye’deki........

© Mir'at Haber