menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

SIR İDRAKİ VE MÂNÂ

5 0
08.04.2026

Sır idraki denen keyfiyet, aslında maneviyatın ve aczin idrakidir. İmân; bedahet… Vahy ve ilhâmda… İslâm kalbin yoludur ve zıt kutuplar arası muvazene sırrının hakikati. Ruhsuz insan, cesettir… Ruhsuz fikrin çapı da kuru ekmek, kuru akıldır. Ruha âit hakikatlerin bilinememesinde bir hikmet vardır. O da, İlâhî sır karşısında insan idrakindeki aczin belirmesidir.  Aczini idrak etmekte bir ilim olduğu ölçüsünden yola çıkarak önce meselenin zıddını tanımlamayı uygun görüyorum. 

Kuru akılla zıt kutuplar arası muvazene olmaz!.. Bu yüzden de kaba saba anlayışlar, ya imânın tam da zevkine erileceği yerde bir nevi imânlarının zedelenişi gibi bir ürküntüye kapılarak bir kısım hadîs ve âyetleri keyfiyet dışı tutmuşlardır; yahut da vahşet derecede bir ahmâklıkla, gûyâ akıl yürütürken küfür ifâdecisi olmuşlardır. Biri mevzudan kaçarak aklın altında ezilir, öbürü akıl gösterisinde ahmâklığını sergiler. Ve bu zeminde bütün kollarıyla sapkın kollar tezahür eder. Ve anlamazlar ki, “sır idraki”nin olmadığı yerde, Allah Sevgilisi’nin namazıyla herhangi bir insanın namazı arasında fark yoktur!.. Sır denen meçhulün aslı da İslâm’a teslimde: Bir varoluş paradoksalı olarak, varlık ve yokluk, teslim ve tasarruf, esaret ve hürriyet, birbirinin içinde gelişir. “Kendi yapar kendi tapar.” Ruh olmayan ve istidadını da reddeden Selefi-Vehhabi taifesinin durumu ortada… Halbuki, eşya ve hadiseler karşısında her şeyi akla nispet eden ve aklı ölçü alanından, her şeye karşı ilgisiz kalıp aklı büsbütün yok farz edenine kadar -ki aklı yok farz eden de akıl- ikisi de, meçhule hürmetten yoksun ve “sır idrakı”nın nasipsizi olarak yobazdırlar. Yobazlık öyle bir şey ki, donup kalmanın dışına çıkmaya çalışmada bile, düşünme ve tavrın mânâlandırılmasında kendini ele veriyor; yanlışlıkların, yobazlığa karşı oluş niyetinde bile kendisinden geçit bulduğu usûl hatası… Yanlış usûl…

Ölçünün olmadığı yerde de insan… “Oluş” ölçüsünün olmadığı yerde, hakikatiyle ne “varlık” idraki ve ne de varlık sebebi… Bu oluşu da “ân”da görmek imkansız. Konuştuğunuz sesin frekansını görememek gibi bir hakikât. Sır idraki olduğu vakit, Allâh onu da gösterir. Suret olmadan, mânâlar ebediyyen tecelliye gelmez. Şu okuduğunuz satırlarda bile bu hakikat görünüyor. Mânâ, kelimeler hâlinde, sonra yazı şeklinde suret bulmuş, cümle terkibinin bütünü olarak tecelli etmiştir. Allah, insan’ın bedenini kâinatın unsurlarından, bâtınını da kendi sureti üzerine yaratmıştır. Bu ölçüyle sabit. Denmiştir ki, “Allah Resûlü, görülür, bilinmez; Allah, bilinir, görülmez”… Bilinmez olan, Allah’ın Zâtî sıfatıdır; bilinir olan da, ilim sıfatı. “Kişi kendini bildiğince Rabbini bilir!” ölçüsü ve “Ben insanın en büyük sırrıyım, insan da benim en büyük sırrım!” ölçüsü birlikte düşünülünce, Allah Resûlü’nden gayrı, kendini bildiğince Allah Resûlü’nü, Allah Resûlü’nü bildiğince kendi nefsini bilir hakikati anlaşılır: Neticede, görünen O, bilinen Allah’tır. Bizzat Allah Resulü, nefsini bildikçe Allah’ı bilen olarak, kul olması gereği, ebediyen “Allah her ân bir şe’ndedir-işdedir” ölçüsünü yasayacak olandır. Bu mesele, sözü edilen incelikler çerçevesinde, O’nun hem bütün açıklığıyla hakikatini, hem de İlâhlaştırılmasını engelleyicidir. O’nu GÖRMEK’ten kastın, sonsuz idrak mevzuu olduğu belli. Velî, rızası Allah’ın rızası olmuş kişi; “yapıp, etmeler” Allah’tan… Hem irâde, hem rıza noktasından Yıldızlar, Allah’a tam teslim; ve insanda toplu olmak üzere, onun kuşatanı… Abdülhakîm Arvasî Hazretleri, Allah için, “yıldızlarla çocukların oynadığı gibi oynar!” buyuruyor… 

Hani Nietzsche’nin, tam bugüne uygun sözü: “Madem ki gayesi yok henüz insanlığın, kendisi de yok insanlığın henüz!” Sır olmasaydı, meçhul olur muydu hiç? Meçhul olmayınca da ne fikir, ne ilim, ne sanat… Seversin, kavuşamazsın; aşk olur. Bugünün çilesizlik çerçevesine, «fikrin dostu ama çilenin yabancısı olma» anlayışsızlığına en büyük sebep, fikrin çilesine yabancı olmak… İmtihandan kaçma çabası. 

Manâlandırma itibarıyle şöyle denebilir: “Sezerek yapmak” bahsi, herhangi bir mevzuya tahsisen ifâde olunmadan önce temelde “sır idrakı” bahsi içindedir…

Ölçülere ve ölçülerin tatbikine dair zâhîri ve bâtınî her işte, “sır idraki”… Üstâd’ın şiirinde: «Müftüler verse de fetvâyı / Kalbine danış sen dâvâyı!» demesi, işin manâlandırılması itibariyle büyük bir ölçü. Bilinçaltı-şuuraltı mekanizmalarının bahanesiyle her davranış nispeti «libido» olan Freud’un aksine «mistik müşterek» adıyla bundan bir nebze nasibini almış ancak ihlâs denen ilâhi sırrı alamamış Jung’un nazariyesinden bakalım:

Gustav Jung: Bir süre aldatılabilen, ama sonra koklaya koklaya bir şeyi bulup çıkarabilen bir köpeğe benzerim. Bu “gerçeği görebilme” istidadım, başkalarıyla “mistik müştereklik” denen birleşmenin neticesidir. “Ferdî olmayan bir idrakle gören gözlerin ardındaki gözler”dir bunlar sanki.

Meselenin keyfiyetini idrak için Gazali’nin “batıni idrak edici kuvvetler” çerçevesine bakılmalı… Meselenin şuur hikmeti ile saf manâsı orada gizli…

— «İslâmi ölçüler yerli yerinde;

Ya ona bakacak göz nerede?»

Mirat Haber – YouTube


© Mir'at Haber