MÜSLÜMAN VE PARA
Eski çağların mitolojik karanlığında, hiçbir kavim kendi efsaneleri arasına bir “para tanrısı” yerleştirmemiştir. İnsanlık; fırtınaya, aşka, savaşa veya ateşe ilahlık atfetmiş fakat 19. ve 20. yüzyılın o “müzmin şahsiyetsizlik” hastalığına tutulana dek, cebindeki metali mabetlerin başköşesine oturtmamıştır. Modern dünya, maddeye tahakküm etme hünerini (müspet bilgileri) İslâm’ın elinden çalıp, onu ruhsuz bir teknikle birleştirince ortaya tarihin en büyük “yalancı şans” devri çıkmıştır. Bugünün paraya tapan “müslümanı”, aslında kendi eliyle yonttuğu bir imkânın kölesi olmuş, “kendi yaptığına tapan” bir bedbaht haline gelmiştir.
Para, aslında zâtî bir kıymeti olmayan, sadece sosyal bir anlaşma ile “her şey” yerine kaim olan bir “kaime”dir. İmam-ı Gazâlî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, para tıpkı bir ayna gibidir; kendi rengi yoktur ama her rengi gösterir. Müslüman için para, kalbe girmesine müsaade edilmeyen, ancak elde tutularak hayırlı işlerde kullanılan bir hizmetçidir. Eğer para kalbe girerse, Mevlânâ’nın teşbihiyle, geminin içine giren su gibi onu batırır; oysa geminin altındaki su (eldeki para), onu menzile ulaştıran yegâne kuvvettir.
Kur’ân-ı Kerim’in Araf ve Tâhâ sûrelerinde haber verdiği üzere, Samirî’nin hikâyesi sadece tarihî bir vakıa değil, parayı ilâhlaştıran her devrin ruhî röntgenidir. Samirî, İsrâiloğullarının Mısır’dan çıkarken yanlarında getirdikleri altın ve mücevheratı eriterek bir buzağı sûreti yapmış; Cebrail’in (A.S.) atının bastığı yerden aldığı bir avuç toprağı da içine atarak bu heykelin “böğürmesini” sağlamıştır. Buradaki en büyük sır, insanların “sûret olmadan mânaların bilinemeyeceği” hikmetine aldanıp, mânayı sûrette hapsetmeleridir. Samirî, kavminin altınlarına el koyarak aslında onların gönüllerini bu sûrete meylettirmiş, maddeyi doğrudan doğruya “put”a dönüştürmüştür.
İnsanoğlunun kalbi, fıtratı gereği “ihtiyat” (gelecek korkusu) icabı mala meyleder; bu meyilden dolayı ona “Mal” denilmiştir. Ancak bu meylin hakikatini (Allah’a güveni) bilmeyen ve “tûl-i emel” (hiç ölmeyecekmiş gibi yaşama arzusu) pençesine düşen insan, ihtiyatı Allah’ta arayacağı yerde maddede arar. Modern dünyada paranın mal ve hizmet takasındaki bir “araç” olmanın ötesine geçip, âdeta “her şeye muktedir bir güç” olarak algılanması, insanın “kendi yaptığına tapması” demektir. Bugün Samirî’nin öküzü, kalblerin istikbal korkusunu emen “faiz”, “borsa” ve “dolar” kılığında böğürmeye devam etmektedir.
Büyük Doğu Mimarı’nın, bugün “Müslüman geçinen” zenginlere hitabı, paranın insanı nasıl “teshir” (büyülediğini) ettiğini gösterir: “Biliyorum siz yardım etmek istiyorsunuz ama, paranız müsaade etmiyor! Siz paraya hükmetmiyorsunuz, para size hükmediyor!”. Bu ifade, paranın bir köle değil, bir “sahip” haline geldiğinin ilanıdır. Üstad’ın teşhisiyle para, bir “Yahudi icadı”dır; paranın teşkil ettiği zulme karşı üretilen “anti-kapitalizm” de yine aynı tezgâhın (Yahudi dehâsının) bir parçasıdır. Müslüman, bu iki zıt görünümlü fakat aynı kökten beslenen maddeci........
