TEVFİK FİKRET’İN HAYAL KIRIKLIĞI
TEVFİK FİKRET’İN HAYAL KIRIKLIĞI
Birazdan hikâye edeceğim Tevfik Fikret’in karakterinin oluşum sürecinde ve onun idealize ettiği gençlikle ilgili düşüncelerinde kendimce nice hikmetler buldum. Yurt dışına eğitim ya da çalışmak için giden insanlarımızın Yahya Kemal gibi, Nurettin Topçu gibi, Oktay Sinanoğlu gibi milletini seven, milletin geleceği için emek veren şahsiyetler olarak geri gelmeleri dileğiyle yazımı kaleme aldım.
Edebiyatın toplumu şimdiki zamandan daha çok etkilediği; toplumun da edebiyatı etkilediği devirlerden 1900’lü yılların birkaç yıl öncesine gidiyoruz. O zamanların Osmanlı toplumu gerek içerden gerekse dışardan gelen saldırılarla tehdit altında, ülkede kriz üstüne kriz yaşanıyor: İstanbul depremi. (1894), Osmanlı -Yunan Savaşı, (1897) Balıkesir depremi (1898), aynı yıl Girit Adasından ve adalardan kafileler halinde gelen göçmenler, devleti yeterince meşgul ediyor. Bu karışıklıklar yetmiyormuş gibi bir de Avrupa’dan ithal edilen yenilikçi fikirlerin peşine düşen aydınların yıpratıcı muhalefeti, devlet yönetiminde sıkı tedbirlerin alınmasını gerekli kılıyor. Devletin başında o zamanlar II. Abdülhamit var, ona muhalefet eden edebiyatçılar arasında da Tevfik Fikret.
Tevfik Fikret, 1896’da Servet-i Fünun dergisinin başına getirilmeden önce klasik Osmanlı terbiyesiyle yetiştirilmiş parlak bir genç. 1888’de Mekteb-i Sultânî’yi birincilikle bitirmiş, 1891’de İsmâil Safâ’nın neşrettiği Mirsad dergisinin açtığı Tevhîd ve Sitâyiş-i Hazret-i Pâdişâhî yarışmalarında iki birincilik almıştır. 1895’e kadar II. Abdülhamit’e bağlı bir çizgidedir, “Tebrik-i Veladet” şiiriyle onu övmüştür. Allah’a inanan, dinî görevlerini yerine getiren, “Tevhid” ve “Sabah Ezanında” şiirlerini yazan hayata ve insanlara iyimser gözlerle bakan biridir. Oysa12 yaşında annesini kaybetmiş, babası da sürgünde olduğu için büyükannesinin yanında büyümüştür.
Fikret’in karakterindeki derin kırılmalar Servet-i Fünûn dergisinde ve Robert Kolejde çalışmaya başladıktan sonra görülür. O dönemlerde Abdülhamit karşıtı şiir okuması sebebiyle gözaltına alınmış, birkaç gün tutuklu kalmıştır. Çok geçmeden karısıyla birlikte Robert Kolejde bir çaya katıldığı için de gözaltına alınmıştır. Bu tarz muamelelerle karşılaşmanın onun yüksek benlik algısında nasıl bir iz bıraktığını, onu nasıl incittiğini tahmin etmek zor değil. O da Abdülhamit’e karşı duranların safına katılmış, gittikçe memnuniyetsizliği artan, bedbin, öfkeli biri olup çıkmıştır. Ülkeden kaçmayı düşünmüş, Yeni Zelanda’da arkadaşlarıyla birlikte yeni bir yaşam kurma hayaline kapılmış, fakat gidecek paraları olmadığından hayallerinden vazgeçmiş, sonra Manisa’da bir çiftliğe yerleşmeye heveslenmiş, bu hevesini de gerçekleştirememiş. Ancak 1905 yılında Robert Kolej yakınlarında tepede Aşiyan adını verdiği evinde, bir nevi inziva hayatı yaşamayı başarmış. Böylece Fikret yaşadığı ortamdan uzaklaşma idealini gerçekleştirmiştir.
Fikret’in uzun süreli dostluklar kurabilecek bir yapısı yok, herkese yüksekten bakan bir mizacı var. 1901’deServet-i Fünûn dergisinden anlaşmazlığa düştüğü için ayrılıyor, 1902’de kız kardeşi intiharla hayatına son veriyor,1905’te babası Anadolu’da sürgünde ölüyor. Bütün bu art arda gelen üzücü hadiseler onun ıstırabını artırdığı kadar öfkesini, kinini ve bedbinliğini daha da artırıyor. İçindeki karanlığı şiirlerine yansıtıyor: II. Abdülhamid dönemi İstanbul’una lânetler yağdıran üslûbuyla “Sis” şiirini (1902) yazıyor, “Sabah Olursa” (1905), “Târîh-i Kadîm” (1905), “Mâzî-Âtî” ve (1906) II. Abdülhamid’e bombalı suikast hazırlayan Ermeni komitacılarını alkışladığı “Bir Lahza-i Teahhur” (1906) gibi manzumelerinde kin ve nefret duygularını dillendiriyor.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilânı üzerine büyük bir sevinçle inzivadan çıkan Fikret, daha önce dargın olduğu bir kısım arkadaşlarıyla barışır, “Millet Şarkısı” adlı manzumeyi İttihatçıların isteği üzerine kaleme alır. “Millet Şarkısı”nda sanki Mehmet Âkif’in sesini duyar gibi oluruz. “Sis” şiirinde İstanbul için söylediği lanetlerden vazgeçmiş gibi “Rücû”yu yazar, orduyu ve vatanın seçkin evlâtlarını yüceltir.
Fikret’in hayatında, 1895 yılında doğan oğlu Halûk’un önemli bir yeri vardır. Onu adeta hayatının merkezine almış, geleceğe dönük ümitlerini ona bağlamış, hassas ve korumacı bir baba tutumu göstermiştir. Oğlunu bir Batılı gibi yetiştirmek ister, onu kendi fikirlerini temsil eden, gençliğe model olabilecek biri gibi görür. Halûk’a seslendiği şiirlerinde esasında oğlunun şahsında tüm gençlere hitap eder.
Halûk, Robert Kolej’de eğitim alırken başarılı bir öğrenci olarak dikkat........
