NECİP FAZIL’IN GELİŞİM VE DÖNÜŞÜM YOLCULUĞUNA BİR BAKIŞ
NECİP FAZIL’IN GELİŞİM VE DÖNÜŞÜM YOLCULUĞUNA BİR BAKIŞ
1983 yılının 25 Mayıs’ında Üstat Necip Fazıl Kısakürek’in vefat haberi duyurulduğunda sevenleri onu son yolculuğuna uğurlamak, cenaze namazını kılmak için her taraftan akın akın camiye gelmişlerdi. İzdihama varan kalabalık, tabutunu eller üstünde Fatih Camii’nden Eyüp Mezarlığı’na kadar götürmeye çalışıyordu. Trafik bütünüyle kilitlenmişti. Sıkıyönetim dönemiydi, askerler müdahale etti, güçlükle tabutu sevenlerin elinden aldılar ve cenaze arabasına yerleştirdiler. Dönemin şartlarına göre 100-200 binleri bulan kalabalığın toplanması yasaktı. Ama yasağı dinleyen yoktu; sağ partiler, eski solcular yan yana bir sevgi seli oluşturmuş, onu ebediyete yolcu ediyorlardı. Demek ki sesini sadece belli zihniyetlere duyurmamıştı, çok geniş bir kesime hitap etmeyi başarmıştı.
Ölmeden önceki sözleri, “Demek böyle ölünüyormuş.” idi. Ardından şehadet getirerek ruhunu teslim etmişti. Çocukluk günlerinden olgunluk çağına kadar onun en temel korkusu ve sorusu ölümdü:
“Başım çığlıklı bir çocuk, onu nasıl avutsam? / Ne yapsam da ölümü bir saatçik unutsam?” diyen şair, ölüm korkusunu yendikten sonra “Öleceğiz, müjdeler olsun, müjdeler olsun! / Ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun!” diyecekti.
Necip Fazıl neden ölümden ölesiye korkmuştu ve nasıl ölümü sevecek ruh iklimini bulmuştu? Bu sorunun cevabını kendi hatıraları ve şiirleri üzerinden aramaya çalışacağız. Belki onun hikâyesinde tüm insanlarla ortak olan yanımızdan, bir parça kendimizden bir şeyler görebiliriz.
Onun hikâyesi 1904 yılında Çemberlitaş’taki dedesi Hakkı Paşa’nın konağında başlar. Dedesinin yanında ayrıcalıklı bir yeri vardır. Tüm yaramazlıklarının kurtarıcısı dedesidir. Okuma yazmayı 4-5 yaşlarında dedesinden öğrenmiştir. Öyle ele avuca sığmaz bir çocuktur ki birkaç defa ölüm tehlikesi atlatmıştır. Nihayet babaannesi, haşarı üstü haşarı torununun ruhunu uyuşturmanın yolunu Fransızcadan tercüme romanlarda bulur. Necip Fazıl, “Altı yedi yaşındaki bir çocuk muhayyilesinde bu kitaplar ne yapar? Kundaktaki çocuğa yalancı dolma yedirilince ne yaparsa onu…” diyor. On iki yaşına kadar süren ölçüsüz abur cubur okuma hastalığı, hissî ve edebî eserlere yöneldiğinde daha da artmış, gecesini ve gündüzünü bir ağ gibi sarmıştı. Okudukları onun iç dünyasında marazî bir hassasiyetin, acıtan bir hayal kuvvetinin ve dehşetli bir korkunun yer etmesinde etkili olmuştu.
Necip Fazıl’ın çocukluk hassasiyetini derinleştiren bir başka husus da beş yaşındaki kız kardeşinin ölümüdür. Hatırladıkça içi sızlar; annesi, kızının ölümüne dayanamayıp verem olmuştur. “Bu devre benim, tekrar kitaplara dalıp hassasiyetimin en had derecelere ulaştığı çığır… Hayatımın ilk vicdan azabı budur.” diye anlatıyor.
Büyükbabası yanı başında son nefesini verirken Necip Fazıl........
