Rabia’dan Aksa Tufanı’na: Bir Neslin Uyanışı
Rabia’dan Gazze’ye: Acının Ötesindeki Büyük Soru
14 Ağustos 2013 sabahı Mısır, belki de modern tarihinin en ağır sabahlarından birine uyandı. Rabia Meydanı’nda yalnızca insanlar öldürülmedi; hayaller, umutlar ve bir neslin dünyaya dair taşıdığı birçok iyimser kanaat de kurşunların hedefi oldu. O sabah meydanda kan vardı, ateş vardı, gözyaşı vardı; evlerine dönemeyen babalar, çocuklarını bekleyen anneler, eşlerini bir daha göremeyen kadınlar vardı. Fakat Rabia’dan bize kalan yalnızca acı değildir. Eğer dökülen kan bilince dönüşmezse, acı sadece hatıra olur; eğer büyük felaketler bize yeni bir idrak kazandırmazsa, tarih aynı imtihanları farklı isimlerle önümüze yeniden çıkarır.
Aradan on yıl geçti. Sonra Gazze, insanlığın vicdanını sarsan yeni ve çok ağır bir imtihanın adı oldu. Yıkılan evler, enkaz altındaki çocuklar, yaralılarını kurtarmaya çalışan doktorlar, açlıkla ve susuzlukla sınanan aileler… Dünya bir kez daha bir halkın acısını seyretti. Rabia ile Gazze aynı olay değildir; şartları, aktörleri ve tarihî bağlamları birbirinden farklıdır. Fakat her ikisinin ardından bir neslin önüne aynı büyük soru dikildi: Gücün adaletten koptuğu bir dünyada insan onurunu kim savunacak? Zulüm karşısında sadece ağlayan bir topluluk mu olacağız, yoksa acısını bilince, bilincini iradeye, iradesini de inşaya dönüştüren bir ümmet mi?
İşte bugün Rabia’nın kanından ve Gazze’nin enkazından devralmamız gereken en büyük miras budur: uyanmak. Çünkü bir nesil bu yıllarda sadece insanların nasıl öldürüldüğünü görmedi; dünyanın nasıl işlediğini de gördü.
Yıkılan İllüzyonlar, Uyanan Vicdan
Son yıllar bize birçok acı hakikat öğretti. İnsan haklarının her insan için aynı kararlılıkla savunulmadığını, uluslararası hukukun uygulanmasında çifte standartların ortaya çıkabildiğini, siyasi çıkarların kimi zaman insan hayatının önüne geçirildiğini gördük. Fakat buradan çıkaracağımız sonuç adaletten vazgeçmek, bütün halklara düşman olmak veya dünyaya kinle bakmak değildir. Tam tersine, Müslüman’ın görevi, başkaları adaleti terk ettiğinde bile adaleti terk etmemektir.
Kur’an’ın emri son derece açıktır: “Bir topluma olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır.” (el-Mâide 5/8).
Bizim mücadelemiz halklarla, dinlerle veya ırklarla değil; zulümle, işgalle, istibdatla, ırkçılıkla ve insan hayatını değersizleştiren her türlü sistemle olmalıdır. Çünkü öfkesinin içinde adaletini kaybeden insan, karşı çıktığı kötülüğün başka bir biçimini üretme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Ümmetin ihtiyacı kör bir öfke değil; ahlaklı, bilinçli, sabırlı ve hedefini bilen bir iradedir.
Gazze aynı zamanda başka bir hakikati de gösterdi: Vicdan ölmemiştir. Dünyanın farklı şehirlerinde, üniversitelerinde ve meydanlarında Müslüman olmayan binlerce insan da masumların öldürülmesine karşı ses yükseltti. Demek ki mücadelemizin dili yalnızca kimlik dili değil, aynı zamanda adalet ve insanlık dili olmak zorundadır. Biz dünyadan intikam almak için değil, dünyada adaletin hâkim olması için ayağa kalkmalıyız.
Ümmet Bir Duygu Değil, Bir Sorumluluktur
Fakat burada daha zor bir soruyla yüzleşmemiz gerekiyor: Ümmet nedir?
Ümmet, Gazze bombalandığında birkaç gün üzülmek midir? Bir paylaşım yapmak, bir slogan atmak, bir mitinge katılmak ve sonra eski hayatımıza dönmek midir? Hayır. Bunlar kıymetlidir; fakat ümmet bundan çok daha büyüktür.
Kur’an, “Böylece sizi vasat bir ümmet kıldık ki insanlara şahit olasınız” buyurur (el-Bakara 2/143). Demek ki ümmet olmak bir şeref olduğu kadar bir görevdir; bir aidiyet olduğu kadar bir şahitliktir; bir duygu olduğu kadar bir sorumluluktur.
Ümmet, Türk’ün Arap olması, Arab’ın Türk olması, Kürt’ün kendi kimliğinden vazgeçmesi değildir. Ümmet; Türk’ün Filistinlinin acısını kendi sorumluluğu bilmesi, Arab’ın Türkiye’nin gücünü ve istikrarını kendi ümmetinin gücü sayması, Kürt’ün, Boşnak’ın, Afrikalının, Endonezyalının ve dünyanın her köşesindeki Müslümanın birbirinin geleceğini kendi geleceğinden ayrı görmemesidir. Kimliklerimiz zenginliğimiz olabilir; fakat onları birbirimize karşı kazılmış hendeklere dönüştürürsek, kendi ellerimizle gücümüzü parçalarız.
Ümmet, kardeşinin acısı bir haber olmaktan çıkıp senin için bir emanete dönüştüğünde yeniden doğmaya başlar.
Öfkeden Güce, Tepkiden İnşaya
Bugün Filistin’in sadece gözyaşımıza ihtiyacı yoktur. Ümmetin de yalnızca öfkeli gençlere ihtiyacı yoktur. Filistin’in iyi yetişmiş doktorlara, hukukçulara, mühendislere, ekonomistlere, gazetecilere, tarihçilere, diplomatlara, yazılımcılara, yapay zekâ uzmanlarına, akademisyenlere, tercümanlara ve ahlaklı girişimcilere de........
