Neden Geri Kaldık, Nasıl Yeniden Yükselebiliriz?
Geçmişteki ihtişamını unutmak, İslam dünyasının asıl meselesi değildir; tarihimizden, yetiştirdiğimiz büyük âlimlerden ve insanlık medeniyetine sunduğumuz katkılardan sıkça söz ediyoruz. Asıl mesele, bu zengin mirası bugünü değiştirecek ve geleceği kuracak bir güce yeterince dönüştürememiş olmamızdır. Zira medeniyetler, geçmiş başarılarının hatırasıyla değil, her nesilde yeniden ürettikleri bilgi, adalet, ahlak ve çalışma iradesiyle ayakta kalır.
Müslümanların neden geri kaldığı sorusu, modern İslam düşüncesinin en köklü meselelerinden biridir. Şekib Arslan, Müslümanlar Neden Geri Kaldı, Başkaları Neden İlerledi? adıyla bilinen eserinde cehalet, taassup, bölünmüşlük ve irade zaafını sorgulamış; Malik bin Nebi, Şurûtu'n-Nahda (Dirilişin Şartları) adlı çalışmasında medeniyetin oluşum şartlarını, insanın inşasını ve toplumsal imkânların harekete geçirilmesini incelemiş; Muhammed el-Gazzâlî ise Sırru Teahhuri'l-Arab ve'l-Müslimîn (Arapların ve Müslümanların Geri Kalışının Sırrı) adlı kitabında yönetimden din anlayışına, düşünce hayatından toplumsal önceliklere uzanan aksaklıkları ele almıştır.
Bu eserlerin farklı dönemlerde aynı sorunun etrafında buluşması, meselenin ne kadar derin olduğunu göstermektedir. Ancak bugün daha önemli bir soruyla karşı karşıyayız: Geri kalmışlığın sebepleri üzerine bunca düşünce üretilmişken, bu birikim neden yeterince güçlü bir değişim iradesine, sürdürülebilir kurumlara ve medeniyet hamlesine dönüşememiştir?
Bu soruya cevap aramak, İslam'ı sorgulamak veya Müslüman toplumların başarılarını görmezden gelmek değildir. Aksine inandığımız ilkelerle yaşadığımız gerçeklik arasındaki mesafeyi anlamaya çalışmaktır. Vahyi okumaya çağrıyla başlayan bir ümmetin bilgi üretiminde zorlanması, adaleti temel değer kabul eden toplumlarda haksızlıkların yaygınlaşması ve emaneti ehline vermeyi emreden bir dinin mensupları arasında liyakatin geri plana itilmesi, üzerinde ciddiyetle düşünülmesi gereken çelişkilerdir.
Kendimizle Yüzleşmeden Değişemeyiz
Yeniden yükselişin önündeki ilk engellerden biri, vahyin kutsallığıyla insanların uygulamalarını birbirine karıştırmaktır. İslam'ın ilkeleriyle Müslümanların tarihî tecrübeleri, dinî hükümlerle toplumsal gelenekler, geçmişe saygıyla geçmişin hatalarını savunmak aynı şey değildir.
İslam, yaşadığımız gerçekliği değerlendireceğimiz ölçüdür; yanlışlarımızı meşrulaştıracağımız bir sığınak değil. Tarihimiz de eleştiriden muaf tutulacak bir alan değil, başarılarından ilham alacağımız, hatalarından ders çıkaracağımız büyük bir tecrübedir.
Kur'an-ı Kerim bu konuda temel bir ilke ortaya koyar: “Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez” (Ra'd, 13/11). Bu ilke, toplumsal değişimin düşünce, ahlak, davranış ve kurumlar arasında bütünlük gerektirdiğini hatırlatır.
Sömürgeciliğin, işgallerin, savaşların ve dış müdahalelerin Müslüman toplumlar üzerindeki yıkıcı etkileri elbette inkâr edilemez. Ancak dışarıdan gelen baskıları doğru değerlendirmek, içeride değiştirebileceğimiz yanlışlarla yüzleşmekten vazgeçmemizi gerektirmez. Zira kendini sorgulayamayan bir toplum, geleceğini de sağlıklı biçimde kuramaz.
Liyakat Kaybolduğunda Gelecek de Kaybedilir
Geri kalmışlığın en ağır sebeplerinden biri, yönetimde adaletin ve liyakatin zayıflamasıdır. Görevlerin ehil insanlara değil,........
