Amaç Belli!
Sürekli benzer başlıklar atıyoruz, benzer konulara değiniyoruz gibi geliyor. Ancak bir yandan da gündemin hep aynı konular etrafında döndüğü de bir gerçek. Bir nevi Mehmet Akif’in şiiri akla geliyor. Ne var ki, fark şu: Tekerrür eden tarih döngüsü sanki çok kısaldı. Bazen döngü yüzyıllar değil yıllar değil aylara kadar düşüyor.
Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?
“Tarih”i “tekerrür” diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?
Savaşın artık bir ayını geride bıraktık
İran-Siyonizm savaşının birinci ayı bitti. Bu süreç içerisinde birçok zalimliğe ve zalimliğe karşı gelişen stratejilere şahit olduk. Bugün daha iyi anlaşılıyor ki, savaşın seyrini değiştirecek hamleler noktasında Siyonist blok, eli kolu bağlanmış bir duruma geldi. Ya el yükseltecek ve daha korkutucu bir senaryo ortaya çıkacak, ya da geri adım atacak… Tabi geri adım atsa da “Nasıl kazandık ama?” diyecek. Bu bağlamda savaşı, özellikle insani ve sivil tesislere yönelik saldırılarla farklı bir noktaya taşımaya çalışıyor. Nihayetinde yakın zamanda gördüğümüz üzere, artık su tesisleri ve elektrik altyapısına yönelik saldırılar da normalleşmeye başladı. Elbette İran’ın bunlara da cevap vereceği yönündeki açıklamalarını görüyoruz.
Ancak savaşın bu döneminde yapılmaya çalışılan şey, savaşı bölgesel ve hatta küresel bir boyuta taşımaktır. Bunu hep ifade ettik. Tabii ki bunun da kademeleri var:
İlk aşamada, savaşı bir İran-Körfez ülkeleri savaşına çevirme gayreti var.
İkinci aşamada, savaşı bir İran-Arap savaşına çevirmeye çalışıyorlar.
Sonraki aşamada ise savaşı bir Şii-Sünni savaşına çevirme derdindeler.
Neden? İki tarafın da Siyonizm için bir kısmı şimdilik cici olsa da son kertede “düşman” olduğu gerçekliğinden hareket edersek, yapılmaya çalışan şey, iki düşmanın birbirine düşmesi sonucunda oluşabilecek konforun üzerine oturmaktır. Ancak bu noktada ifade edilmesi gereken en önemli husus, Körfez diye bahsedilen yerin ve ülkelerin durumudur.
Körfez ülkeleri, ellerindeki konforu ve bu konforun nedeni olan petrolü Batı’ya borçludur. Bu yüzdendir ki demografik ve ekonomik yapıları bir savaşı kaldıracak düzeyde değildir. Bu noktada elbette incelenmesi gereken en önemli şey, iki coğrafyanın durumudur. Bu yazımızda biraz da Körfez-İran karşılaştırmasına özellikle demografi üzerinden bakalım. Tabi bu noktada bir savaş veya başka bir kargaşanın çıkmamasının esas olduğunu ve olabildiğince bizim için bir farz olan birlikteliğe ve kardeşliğe ulaşmak noktasında çalışmamız gerçekliğini ortaya koymamız gerekiyor. Bunun için bağımsızlık ve özgürlük lazım o da bugün için emperyalizmden ve Siyonizm’den kurtulmaktan başka bir şey değildir. Allah, özgür hiçbir Müslüman’ın ve hatta antiemperyalist veya antisiyonistin ayağına taş değdirmesin.
Körfez denilince akla gelen ülkeler aslında Suudi Arabistan, İran, Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Umman’dır. Ancak coğrafi olarak Basra körfezi üzerinden bir okuma yapılırsa esasında İran ve Irak da körfez ülkesi sayılmalıdır. Bugün gündelik siyasi ve ekonomik tartışmalarda "Körfez ülkeleri" denildiğinde, 1981 yılında kurulan Körfez Arap Ülkeleri İşbirliği Konseyi'ne (KİK) üye olan altı Arap ülkesi kastedilir. Bu ülkelerin hepsi monarşi ile yönetilir. Tabi bu ülkelerinin isimlerini büyük büyük ele alıyoruz. Ancak işin özünde devleti oluşturan üç ana unsur vardır. Bunları toprak, halk ve egemenlik olarak sıralayabiliriz. Bu nokta halk Körfez özelinde farklı bir nokta taşınmaktadır. Zira tüm körfez ülkelerin toplam nüfusu 62 milyondur. Bu bağlamda İran ile karşılaştırıldığında İran ise 93 milyondan fazladır. Demografik yapıya bakıldığında ise İran ve Körfez ülkelerinin demografik yapılarını karşılaştırdığımızda, karşımıza dünyanın en zıt toplumsal tablolarından biri çıkar. Bir tarafta köklü, homojen ama yaşlanan bir dev; diğer tarafta ise yükselen ve ön plana çıkan ancak toplumsal dokusu pamuk ipliğine bağlı "şantiye devletler" yer alır.
Demografik karşılaştırma
İran, nüfusun ezici çoğunluğu İran vatandaşıdır. Bu garip bir durum değildir veya ifade edilmesi gariptir elbette ancak Körfez’de işler farklı olduğundan üzerinde durulması gereken bir husus oluyor. Ülkedeki göçmen oranı düşüktür ve toplum "ulusal kimlik" etrafında kenetlenmiştir. Bu, uzun süreli bir savaş veya kriz anında toplumsal dayanıklılığı artırır. Körfez ülkelerinde ise nüfusun dağılımı sunidir. Özellikle BAE ve Katar gibi ülkelerde nüfusun %85-90'ı yabancı işçilerden oluşur. Suudi Arabistan'da bile bu oran %30'un çok üzerindedir. Toplum, ortak bir ülkü etrafında değil, ekonomik çıkar etrafında toplanmış heterojen bir yapıdır. Yani dağılması çok kolay olabilir. Bu nokta, olası bir savaş senaryosunda en kritik kırılma noktasıdır: İran, olası bir karşılıklı kara savaşında (bugünün dünyasında işler pek böyle işlemiyor tabii) cepheye sürülecek on milyonlarca “vatandaş” potansiyeline sahiptir. Körfez ise bir kriz anında, nüfusun %90'ını oluşturan yabancı işçi kitlesinin (Hindistan, Pakistan, Bangladeş vb.) ülkede kalması için hiçbir motivasyonu yoktur. Bir aylık süre zarfında da görüldüğü üzere havalimanlarına ve limanlara akın edecek ciddi bir kitle vardır. Bunun oluşturacağı etki Körfez’de ekonominin ve lojistiğinin bir günde durması anlamına gelir. Diğer bir başlıkta İran, Kadın-erkek oranı doğaldır ve dengelidir. Aile yapısı, ekonomik zorluklara rağmen toplumsal çekirdeği korur. Bu da toplumsal direnci yükseltir. Körfez’de ise durum farklıdır. İnşaat ve hizmet sektöründeki yoğun yabancı erkek işçi göçü nedeniyle cinsiyet dengesi tamamen bozulmuştur. Katar ve BAE gibi ülkelerde her 100 kadına karşılık yaklaşık 170-200 erkek düşer. Bu durum, sürdürülebilir bir toplum yapısı değil, geçici bir "iş kampı" modeli ortaya koymaktadır.
İran aynı Türkiye gibi hızla yaşlanan bir yaş skalasına sahiptir. Medyan yaş 34.5’tir ve doğurganlık hızı (1.7) yenilenme eşiğinin ciddi oranda altındadır. (Bu durumu ayrı değerlendirmek gerek aslında zira geniş bir planın parçasıdır.) İran, 2050’lerde Avrupa gibi yaşlı bir nüfusa sahip olma riskiyle karşı karşıyadır. Bu, uzun vadeli askeri güç projeksiyonunu zayıflatır. Körfez’e bakıldığında ise yerli halkın doğurganlık oranı da düşmektedir ancak Suudi Arabistan gibi ülkeler, genç nüfusu "vizyon projeleri" ile sisteme entegre etmeye çalışmaktadır. Yine de yerli genç nüfus, teknik işlerden ziyade yönetim ve kamu sektöründe yoğunlaştığı için üretim kapasitesi dışa bağımlıdır.
İran, devrim sonrası yaşananlar dolaysıyla ve 1980-1988 İran-Irak Savaşı’ndan ötürü toplumsal hafızasında "kuşatılmışlık" ve "kıtlık/direniş ekonomisi" ile baş etme kültürü vardır. Ambargolar altında yaşamaya alışmış bir nüfus yapısı söz konusudur. Bu da 1 aylık savaşta kendini göstermiş halk birliktelik ve direnişi sosyal boyutta gösteren bir çizgi oluşturmuştur. Körfez ise yerli nüfus son 40 yılı devasa bir refah ve konfor içinde geçirmiştir. Bu refah artışı bizzat görülmeden anlaşılamayacak düzeydedir. Bu nedenle elde edilen refahın maliyeti çoktur. Öyle ki en küçük bir elektrik kesintisi veya gıda tedarik zinciri aksaması, bu toplumlarda çok hızlı bir sosyal çözülmeye (panik dalgasına) yol açabilir.
İfade edebileceğimiz birçok diğer done ile iki coğrafya arasındaki farkı ortaya koymak mümkündür. Ancak ortaya çıkan temel gerçek, bir ülkenin en büyük gücü yalnızca askeri kapasitesi ya da ekonomik varlıkları olmadığıdır. Buna ek olarak arkanıza küresel güçleri de almanız bir manaya gelmediği bir denklem de ortaya çıktı artık. Nitekim toplumsal yapısı ve sürdürülebilir nüfusu, en az bunlar kadar hayati öneme sahiptir. Kriz anlarında limanlar kapanabilir, hava sahaları kullanılmaz hale gelebilir, ekonomik sistemler durabilir ve hatta ciddi başkaca kayıplar da verebilirsiniz. Ancak bir toplumun kendi insan kaynağı, uzun vadeli direncin temelini oluşturur. O insan kaynağı yoksa, para da asker de üs de bir anlam ifade etmez.
Erbakan Hoca’mızın ifade ettiği gibi, “Bir milletin asıl gücü; tankı, topu, tüfeği değil inançlı ve imanlı gençliğidir”.
