menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

“Türkiye, ne Kosova gibi, ne de Yugoslavya olur Rehavetine kapılmayın!”

5 0
01.03.2026

Türkiye’de bazı cümleler vardır; iyi niyetle söylenir ama tehlikelidir.

“Türkiye Yugoslavya olmaz.”

“Türkiye Kosova olmaz.”

Bu cümleler; rahatlık üretir. Oysa tarih, rahatlık üreten cümlelerle değil; ders alan akılla yazılır. Benim bu yazıda yapmak istediğim şey bir kehanet değildir. Bir korku siyaseti hiç değildir. Yapmak istediğim şey, tarihi konuşmak ve tarihin öğrettiği mantığı bugüne taşımak, uyarmak, tedbir alma gerekliliğini ortaya koymaktır.

Çünkü devletler bir gecede bölünmez. Devletler, on yıllara yayılan anayasal, idari ve kavramsal aşındırmalarla çözülür. Yugoslavya böyle çözüldü. Kosova böyle bir çözülmenin son halkası olarak ortaya çıktı. Asıl mesele, sonuçları değil; süreçleri doğru okumaktır.

Şimdi kısaca bu süreçleri hatırlayalım:

Yugoslavya: Çözülmenin Mantığı (1974–1992)

Yugoslavya’nın çözülüşü, çoğu zaman savaş görüntüleriyle hatırlanır. Oysa savaşlar, çözülmenin sebebi değil sonucudur. Asıl çözülme, anayasal ve idari zeminde gerçekleşti.

1974 Yugoslavya Anayasası, federasyonu oluşturan cumhuriyetleri “kurucu” kimlikler olarak tanımladı. Kosova ve Voyvodina’ya geniş özerklikler verildi. Bu, bir kültürel tanıma düzenlemesi değildi; egemenliğin paylaşımıydı. Kimlikler anayasal metinde kurucu unsur hâline geldikçe, merkezî bağlar gevşedi.

1980’de Tito’nun ölümü, merkezî otoriteyi zayıflattı. Federal kilitler çalışmaz hâle geldi. Cumhuriyetler arası güç asimetrisi arttı. Kimlik–yetki gerilimi siyasallaştı. 1989’da Sırbistan’ın Kosova’nın özerkliğini fiilen kaldırması, gerilimi daha da sertleştirdi. Ardından 1991–1992 yıllarında ayrılıklar ve savaşlar geldi.

Buradan çıkarılacak ders açıktır: Yugoslavya’yı bölen şey, tek bir karar ya da tek bir savaş değildir. Anayasal kimlik tanımları, yerel egemenliğin genişlemesi, merkezî bağın zayıflaması ve dış aktörlerin “hak–demokrasi” diliyle süreci meşrulaştırması, çözülmeyi adım adım getirmiştir.

Kosova: Zincirin Son Halkası (1989–2010)

Kosova’yı doğru anlamak için şunu baştan kabul edelim: Kosova, bir neden değil; sonuçtur. Yugoslavya’da başlayan çözülme mantığının, istisnai koşullarda tamamlanmış hâlidir.

Kosovalı Arnavutların ayrılma ve self-determinasyon talepleri Birleşmiş Milletler tarafından reddedildi. Silahlı mücadele meşru sayılmadı. 1997–1999 arasında faaliyet gösteren UÇK, uzun süre terör örgütü olarak nitelendi.

Peki süreç nasıl ilerledi?

1999’da, NATO müdahalesi sonrasında BM Güvenlik Konseyi’nin 1244 sayılı kararı kabul edildi. Kosova, Sırbistan’ın egemenliği saklı tutulmak kaydıyla BM yönetimine (UNMIK) bırakıldı. Bu, kritik bir kırılma noktasıdır: egemenlik boşluğu oluştu.

1999–2001 arasında UÇK silahsızlandırıldı; kadrolar siyasallaştırıldı ve sivil yapılara entegre edildi. 2001–2007 döneminde BM gözetiminde geçici kurumlar kuruldu; anayasal ve idari statü inşası yürütüldü. 2008’de tek taraflı bağımsızlık ilanı geldi. 2010’da ise Uluslararası Adalet Divanı, ilanının uluslararası hukuku ihlal etmediğini söyledi; fakat ayrılma hakkı tanımadı.

Kosova, bir “hak kazanımı” değildir. Ayrılma reddedilirken, statü inşa edilmiştir. Bu inşa, BM vesayeti altında ve emsal üretmemek için dar bir hukukî koridor içinde yapılmıştır. O yüzden Kosova’yı emsal diye pazarlamak yanlıştır; ama ders almamak da hatadır.

“Olmaz” Rehaveti Neden Tehlikelidir?

Tam bu noktada, Türkiye’de sıkça duyduğumuz cümleye dönelim:

“Türkiye Yugoslavya olmaz.”

“Türkiye Kosova olmaz.”

Bu cümleler, teknik olarak doğru olabilir; ama stratejik olarak yanıltıcıdır. Çünkü doğru soru şu değildir:

“Türkiye Yugoslavya olur mu?”

“Türkiye Kosova olur mu?”

Yugoslavya’yı parçalayan mantık Türkiye’de işliyor mu, işlemiyor mu?

Kosova’ya giden sürecin ara durakları Türkiye’de normalleştiriliyor mu, normalleştirilmiyor mu?

Yugoslavya’dan da alınacak ders vardır; Kosova’dan da alınacak ders vardır.

Biri bize nasıl çözülündüğünü, diğeri çözülmenin nasıl tamamlandığını gösterir.

“Olmaz” demek, bu dersleri görmezden gelmektir.

Ortak Şablon: Statü Mühendisliğidir.

Yugoslavya ve Kosova’yı birleştiren ortak şablon şudur:

Ayrılma reddedilir; statü üretilir.

Statü, anayasa ve idare yoluyla geri dönüşsüz hâle getirilir.

Bu şablonun araçları aynıdır:

1. Anayasal kimlik tanımı: Kimliğin sosyolojiden çıkıp egemenliğin parçası hâline gelmesi.

2. Dil: Kamusal gücün hangi dilde kullanıldığının belirlenmesi.

3. Eğitim: Dilin kurumsallaşması ve ortak vatandaşlık bilincinin aşınması.

4. Yerel yönetimler: İdari yapıdan siyasi özneliğe geçiş.

5. Mali yetki: Bütçe ve kaynak kontrolüyle fiilî egemenlik.

6. Uluslararasılaştırma: İç meselenin dışa taşınması.

Bu zincirin her halkası, tek başına “makul” görünebilir. Toplamı ise yapısaldır.

Neden Özellikle Anayasa?

Çünkü anayasa, egemenliğin hukuki tarifidir. Silahlı mücadele hak üretmez; anayasal tanıma üretir. Bir talep anayasaya girdiği anda, “siyasi istek” olmaktan çıkar; kurucu statüye dönüşür. Geri alınması zorlaşır.

Yugoslavya’da olan budur. Kosova’da bu, BM vesayeti altında tamamlanmıştır. Türkiye’de de tartışmaların anayasa merkezli yürütülmesi tesadüf değildir.

Dil–Yerel Yönetim–Statü Zinciri

Dil masum değildir. Dil, iletişim aracı olmanın ötesinde, kamusal gücün hangi dilde kullanıldığını belirler. Dil kamusallaşırsa eğitim değişir. Eğitim değişirse yerel idare değişir. Yerel idare değişirse mali yetki gelir. Mali yetki gelirse statü gelir.

Bu zinciri Yugoslavya’da gördük. Kosova’da tamamlandığını gördük. “Tek tek adımlar”a bakıp rahatlamak, zinciri görmemek demektir.

Türkiye’nin Farkı ve Asıl Tuzak

Türkiye Yugoslavya değildir. Türkiye Kosova değildir. Türkiye egemen ve üniter bir devlettir. BM vesayeti yoktur. Anayasal merkez çalışır durumdadır. Bunlar gerçeklerdir.

Ama bu gerçekler, aynı mantığın denenmeyeceği anlamına gelmez. Asıl tuzak şudur:

Egemenlik kelimesini kullanmadan egemenliği paylaşmak.

Devleti hedef almadan anayasa dilini değiştirmek.

Ayrılık demeden statü üretmek.

Tehlike sonuçta değil; süreçtedir.

Ders Almak Zayıflık Değildir.

Hiçbir devlet, “olmaz” denilen senaryolara karşı bağışık değildir. Bağışıklık, tarihi ciddiye almakla kazanılır. Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey korku değil; hukuk şuuru, tarih bilinci ve üniter devleti yıkmaya yönelik zinciri baştan kıracak stratejik akıldır.


© Milli Gazete