Trump ve Netanyahu'nun "Din Savaşları”
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail kamuoyunda Gazze soykırımı ile birlikte Netanyahu ve Trump’la ilgili "dini" söylemler ön plana çıkmaya başlamıştı. İran savaşıyla birlikte bu söylemler iyice artış gösterdi. Evanjelist ve Siyonist lobilerin beslediği medya kuruluşları, think-tank merkezleri artık Trump ve Netanyahu’dan "dini değerleri koruyan" liderler olarak bahsediyor ve Batı’daki bu lobiler Trump ve Netanyahu’yu 21. yüzyılın Haçlı Savaşçıları olarak görüyor.
Nitekim bu konuda ABD ordusunda da faal bir propaganda yürütülüyor. ABD merkezli sivil toplum kuruluşu Askeri Dini Özgürlükler Vakfı (Military Religious Freedom Foundation - MRFF), ABD askeri personeline İran’la savaşın "Armageddon" veya İncil’deki "kıyamet zamanlarına" katkı sunmak amacıyla yapıldığı yönünde e-posta yoluyla şikâyetler aldıklarını açıkladı.
MRFF’ye gönderilen bir e-postada, adı açıklanmayan askeri personel, bir komutanın subaylara "askerlerimize bunun Tanrı’nın ilahi planının bir parçası” olduğunu söylemelerini emrettiğini ve özellikle Armageddon’a ve İsa Mesih’in yakın dönüşüne atıfta bulunan İncil’den çok sayıda alıntı yaptığını yazdı.
Subay, komutanın birliğe Trump’ın "İran’da kıyameti başlatmak ve yeryüzüne dönüşünü işaretlemek için İsa tarafından görevlendirildiğini" söylediğini iddia etti.
Üstelik bu dini tonlama sadece e-postalarla sınırlı kalmıyor. Geçtiğimiz ay ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee, muhafazakâr ABD politika yorumcusu Tucker Carlson ile yaptığı bir röportajda, İsrail’in "esas olarak tüm Orta Doğu’yu almasının sorun olmayacağını" çünkü bu toprakların İncil’de İsrail’e vaat edildiğini söylemişti.
En açık saldırı ise Pentagon’da düzenlenen basın toplantısında ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’ten geldi. ABD’li Bakan, "İran gibi İslami yanılsamalara saplanmış çılgın rejimler nükleer silahlara sahip olamaz" dedi. ABD’li Bakan sadece İran’ı değil, açıkça İslam’ı da hedef almış oldu. Bilindiği gibi Gazze Soykırımcısı Netanyahu da özellikle son dönemlerde X paylaşımlarında sık sık Tevrat’tan alıntılar yapıyor.
İşte tüm bunlar ABD-İsrail yöneticilerinin hangi düşüncede ve ne kadar sakat bir inanca sahip olduklarını gözler önüne seriyor.
Donald Trump-Benjamin Netanyahu çifti dini saiklerle hareket ediyormuş imajı çizerek kendilerine meşruiyet sağlamaya çalışıyor.
Bu ise 21. yüzyılda daha da kullanışlı hale gelen "religious nationalists", yani ırkçı bakış açısıyla desteklenen "dini milliyetçi" akımın artık geleneğe dönüşen bir yansımasıdır.
Trump ve Netanyahu’nun başını çektiği ve dalga dalga tüm dünyaya yayılan dini milliyetçilik, son yıllarda yalnızca iç siyasetin değil, dış politikanın da belirleyici unsurlarından biri haline geldi. Bu yaklaşım, dini kimliği ulusal kimliğin merkezine yerleştirerek devlet davranışlarını yalnızca stratejik kurallarla değil, inanç temelli bir çerçeveyle de şekillendirmeyi hedefliyor. İlk bakışta bu durum güçlü bir mobilizasyon ve kararlılık sağlayabilir. Ancak mesele dış politikaya geldiğinde bu ideolojik sertlik çoğu zaman esnekliği ortadan kaldırır.
Daha da önemlisi, Trump ve Netanyahu tarzı dini milliyetçi söylem dış politikada uzlaşma zeminini neredeyse imkânsız hale getirir. Çünkü atılan her adım yalnızca siyasi değil, aynı zamanda ideolojik ve inançsal bir anlam taşır. Bu da liderleri rasyonel geri çekilmeler yerine daha sert pozisyonlara kilitleyebilir. Sonuç olarak gerilimler daha kolay tırmanır, daha zor yatışır.
Uluslararası sistemde zaten kırılgan olan dengeler bu tür ideolojik yaklaşımlarla daha da hassas hale gelebilir. Çatışmalar yalnızca toprak, güç veya güvenlik meselesi olmaktan çıkar; kimlik ve inanç boyutu kazandıkça sorun daha da derinleşir. Bu da uzlaşmayı değil, uzun süreli karşıtlıkları besler.
Kısacası, dini milliyetçilik iç politikada kısa vadeli bir güç konsolidasyonu sağlayabilir; ancak dış politikada çoğu zaman maliyeti yüksek, riskli ve öngörülemez sonuçlar doğurur. Diplomasiye alan bırakmayan her yaklaşım gibi bu da eninde sonunda krizi yönetmek yerine büyütme eğilimi taşır.
Üstelik dini ırkçılık dış politikada bu kadar büyük risk taşırken, iç politikada da güçlü bir manipülasyon tekniğine dönüşüyor.
11 Eylül’den sonra Irak ve Afganistan işgalini "Haçlı" savaşı olarak gören zihniyet, son yıllarda ABD’de daha da güçlü hale geldi. Üstelik George W. Bush “Kutsal Savaş” ifadesini kısa süre sonra kendince tevil etmeye çalışmıştı. Şimdi ise Trump ve Netanyahu dünya kamuoyuna karşı bildiğini okuyor. İnsanlık böylesine ahlaki temelden yoksun, ötekine hayat hakkı tanımayan, öldürmeyi kendisine en doğal hak olarak gören, sapkın ideolojik öğretilerden beslenen bu anlayışların maalesef elinde kaldı.
Bütün bunların yanında yanılmayı çok isterim ama görünen o ki bugünkü savaşta psikolojik üstünlük İran’da iken ABD müzakere adı altında İran’a verdiğini söylediği süreyi, kara saldırısı dâhil farklı saldırılar için zaman kazanmak için kullanıyor. Üstünlüğü ele alıp süreci tersine çevirmeyi hedefliyor. Bölgeye yeni yığınaklar yapıyor. Aynı zamanda İsrail’in İran’ın altyapı tesislerine saldırıları da devam ediyor.
ABD, Çin ile rekabetini Orta Doğu’da sürdürmek için İsrail’i, İsrail de bölgedeki kendisine yöneldiğini iddia ettiği tehditleri bertaraf etmek için ABD’yi kullanıyor. Oysa İran’a ilk saldıran da kendileri, her şeyi karıştıran, bölgeyi istikrarsızlığa, dünyayı ekonomik darboğaza iten de tam olarak kendileri.
Türkiye, Mısır, Pakistan şu anda bir şekilde müzakerelerin içinde. Bu önemli. Ancak bu yeterli olmayabilir. O yüzden her şeye rağmen Katar ve Suudi Arabistan da bu sürece dâhil olmalı veya edilmelidir. Ancak böyle bir birliktelik Beyaz Saray’da kutsanan(!) sözde Tanrı tarafından seçilmiş Trump’ı maliyet hesabı yapmaya zorlayabilir ve onu durduracak tek şey de bu gibi duruyor.
