Küllerinden Ayağa Kalkan Ülke: Bangladeş
Bangladeş'te yapılan genel seçimlerde, Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) rakiplerini geride bıraktı ve 300 sandalyeli parlamentoda 209 milletvekili çıkararak iktidara geldi. Seçim, Temmuz 2024’teki geniş halk ayaklanmasının ardından yapılan ilk seçim oldu ve milyonlarca seçmenin katılımıyla gerçekleşti. BNP ile birlikte Cemaat-i İslami ve müttefik koalisyonlar da parlamentoda önemli bir sandalye payı elde ettiler. Cemaat-i İslami seçim sonuçlarına göre ülke siyasetinde yeni bir aktör olarak bu sürece damgasını vurdu.
Bu sonuçlar gösterdi ki, Bangladeş, tarihinin bir başka kırılma eşiğinden geçiyor. Sandıktan çıkan tablo, yalnızca bir iktidar değişimini değil; aynı zamanda ülkenin kimliği, istikameti ve bölgesel rolü bakımından yeni bir muhasebe dönemine de işaret ediyor. Seçimlerden birinci çıkan Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) hükümeti kurma sorumluluğunu üstlenirken, yüzde 27’lik oy oranıyla ana muhalefet konumuna yükselen Cemaat-i İslami ise Bangladeş siyasetinde yeniden belirleyici bir aktör hâline gelmiş durumda.
Bu tabloyu sıradan bir iktidar-muhalefet dengesi olarak okumak eksik olur. Bangladeş, kuruluşundan bu yana kimlik tartışmalarının, askeri müdahalelerin, laiklik-dindarlık eksenli gerilimlerin ve dış müdahalelerin gölgesinde yol almaya çalıştı. 1971 sonrası inşa edilen ulus-devlet paradigması ile halkın önemli bir kesiminin İslami hassasiyetleri arasında her zaman görünür bir mesafe vardı. İşte Cemaat-i İslami, bu mesafenin siyasetteki en köklü temsilcisidir.
Cemaat-i İslami’nin tarihi, yalnızca bir parti tarihinden ibaret değildir. Hareketin fikrî kökleri, Hint alt kıtasındaki İslami uyanış çizgisine dayanır. Bangladeş’te uzun yıllar yasaklara, idamlara, siyasi tasfiyelere maruz kalmış; kadroları baskı görmüş; liderleri yargılanmış; buna rağmen toplumsal tabanını muhafaza etmeyi başarmıştır.
Bu yönüyle Cemaat-i İslami, Bangladeş’te kimliğin, inancın ve İslami duruşun sembolüdür. Bugün yüzde 27’lik oy oranı, sadece bir seçim başarısı değil; bastırılmış bir kimliğin yeniden görünür hâle gelmesidir.
Diğer yandan iktidara gelen BNP’nin önünde ağır bir ekonomik tablo, kırılgan bir toplumsal zemin ve dış politika baskıları bulunmaktadır. Enflasyon, işsizlik, tekstil ihracatına bağımlı kırılgan ekonomi ve genç nüfusun beklentileri acil çözümler bekliyor. Ancak mesele sadece ekonomik toparlanma ile ilgili değildir. Bangladeş’in esas ihtiyacı, adalet duygusunun yeniden tesisi ve devlet-toplum ilişkisinin güven temelinde inşa edilmesidir. Bu noktada ana muhalefet konumundaki Cemaat-i İslami’nin dengeleyici, ilkesel ve halk merkezli siyaset üretmesi hayati önem taşımaktadır. İktidarı denetleyen, ama ülkenin istikrarını da gözeten bir muhalefet çizgisi Bangladeş'te yapıcı siyaseti tahkim edecektir.
Bangladeş’in jeopolitik konumu da yeniden dikkate alınmalıdır. Hindistan ile Çin arasında sıkışan, Bengal Körfezi üzerinden Hint-Pasifik rekabetinin merkezinde bulunan bu ülke, edilgen değil özne olmayı hedeflemelidir. Bu çerçevede Bangladeş’in kurucu üyeleri arasında yer aldığı D-8 - Ekonomik İşbirliği Teşkilatı ayrı bir anlam taşımaktadır. D-8, Batı merkezli ekonomik sistem karşısında gelişmekte olan ülkelerin dayanışma zeminidir. Türkiye, Pakistan, İran, Malezya, Endonezya, Mısır, Nijerya ve Azerbaycan ile birlikte Bangladeş’in bu platformu aktif kullanması, ekonomik bağımsızlık ve ticari çeşitlilik açısından stratejik bir imkândır.
Güçlenmiş bir Bangladeş’in bölgesel etkisi ise sadece ekonomiyle sınırlı değildir. Myanmar’da Arakanlı Müslümanlar yıllardır sistematik zulme maruz kalmaktadır. Köyler yakılmış, yüz binlerce insan yerinden edilmiş, kadınlar ve çocuklar sınır hatlarında hayatta kalma mücadelesi vermektedir. Bangladeş bugün hâlâ milyonlarca Arakanlı mülteciye ev sahipliği yapmaktadır. Hindistan’da ise vatandaşlık düzenlemeleri ve bazı radikal Hindu milliyetçisi uygulamalar Müslüman topluluklar üzerinde ciddi bir baskı oluşturmuştur. Bu tablo karşısında Bangladeş’in sesi, sıradan bir diplomatik açıklamanın ötesinde anlam taşır.
Cemaat-i İslami’nin güç kazanması, işte bu noktada önemli bir değer üretmektedir. Kimlik bilinci güçlü, ümmet perspektifi taşıyan bir siyasi hareketin parlamentoda ana muhalefet konumunda olması; Myanmar’daki, Hindistan’daki ve Güney Asya’daki Müslüman topluluklara sosyal ve psikolojik açılardan umut vermektedir. Elbette hiçbir ülke tek başına bölgedeki bu zulümleri sona erdiremez. Ancak güçlü bir Bangladeş; diplomatik baskı, uluslararası hukuk girişimleri ve insani yardım mekanizmalarıyla bu süreçte aktif rol oynayabilir.
Burada Türkiye’ye düşen vazife açıktır. Türkiye de D-8’in kurucu iradesini taşıyan önde gelen ülkelerden birisidir. Ankara, Bangladeş ile ekonomik ilişkileri derinleştirirken; savunma sanayi, eğitim, teknoloji ve insani diplomasi alanlarında stratejik ortaklığı artırmalı ve güçlendirmelidir. Daha da önemlisi, Bangladeş’in kendi kimliğiyle ayağa kalkmasını destekleyen bir yaklaşım benimsemelidir. Zira kimliğini tahkim edemeyen bir ülkenin ekonomik kalkınması da kırılgan olur.
Bangladeş bugün yol ayrımındadır: ya küresel güç rekabetlerinin edilgen bir unsuru olacak ya da kendi medeniyet birikimine yaslanarak bölgesel bir denge unsuru hâline gelecektir. Seçim sonuçları, halkın kimlik ve adalet taleplerinin güçlü biçimde siyaset sahnesine taşındığını göstermektedir. Bu iradenin doğru okunması, sadece Dakka’nın değil; Güney Asya’nın geleceğini de etkileyecektir.
Bangladeş’in toparlanması; ekonomik reformla, hukuk devletiyle ve kimlik bilincinin bastırılmadığı bir siyasal iklimle mümkündür. Güçlü bir Bangladeş, yalnızca kendi halkı için değil; Arakan kamplarında bekleyen mazlumlar, Hindistan’da tedirgin yaşayan Müslüman topluluklar ve İslam dünyasında onurlu bir duruş arayan milyonlar için de yeni bir moral zemin oluşturabilir. Türkiye ise kendisini bu yeni dönemde seyirci değil, bu mücadeleye omuz veren bir kardeş ülke olarak konumlandırmalıdır.
