Bayrak Kadın
Tarihine, kültürüne, medeniyetine yabancı bir kafa,
Belediye Başkanı bir hanımefendinin soylu Anadolu giysisinden bîhaber;
"Bu şalvarlı kadının görevi ilçe yönetmek midir yoksa ahırında inek sağmak mıdır?" diyerek,
Üreten çiftçi kadınları da aşağılamaya çalıştı.
Ne ki sözleri, ülkede büyük tepki uyandırdı.
Her kesimden insan, Zeynep Güneş’e destek verdi.
O, Milli Mücadele yıllarında vatan savunmasındaki Anadolu kadınını, özgün giysisi şalvar ve namaz örtüsüyle; Nene Hatunları, Şerife Kadınları, Kara Fatmaları saygıyla anmaktaydı.
Zeynep Başkan aynı zamanda zorla dayatılan batının giysilerine de protest bir başkaldırı sergiliyordu.
Yaptığı, grand strateji,
Ellili yaşlarındaki bir Siyasal Bilgiler profesörü hanım anlattı; “İsveç’ te üniversitede okurken, hocam sizin yerel kıyafetiniz nedir dedi, düşündüm hiçbir şey aklıma gelmedi, bizim milli giysimiz yok dedim. Hoca çok şaşırdı olmaz olur mu, siz gidin şu restorana orada bir yemek yiyin bizim milli giysilerimizi öğrenin” dedi.
Türk hoca gider küçücük, alçak tavanlı bir mekânda koca kazanlarda yemek yapan, başını arkadan örtüyle bağlamış milli giysileri içerisindeki İsveçli kadınların servisini izler, bizde neden yok diye hayıflanır.
Bizde olmaz olur mu Batı medeniyetini adapte edeceğiz diye milli giysilerimiz üç etek, şalvar, cepken, oyalı yazmalar unutturulmuş.
Tıpkı öykünmeci devrimin kendi türkülerimizi, sanat musikimizi yasakladığı gibi köylünün kıyafeti küçük görülmüş.
Niyazi Berkes’in anlattığı gibi, Anadolu köylüsü çamurlu kara lastiği, çağdaş bulunmayan şalvarı, poturu görünmesin diye gün doğmadan Ankara’ ya getirdiği ürünleri bırakır, kimselere görünmeden giderlermiş.
Anadolu tuzaklarla sınandı; kültürel kayıplar, kardeş kavgaları, şimdide yoksulluk.
Başkan Güneş’in anlamlı sözlerinden biri de, “kılık kıyafet özgürlüğünün anayasal güvence altına alınması gerektiği” idi.
Z. Güneş, giysisine hakaret eden, geçmişinden habersiz cahilleri yaptığı ironi ile tarihe not düştü.
Eskişehir Mihalgazi ilçe belediye başkanı olan Güneş, yöresinin geçmişini unutanlara, bir kez daha anımsattı.
İlçeye ismini veren Köse Mihal, Osman Bey zamanında bir Bizans tekfurudur. Muhtemelen Osman Bey’ in sağlam karakterinden, nenesi Hayme Hatun’ un ya da annesinin, halasının soylu giysilerinden, cömertliğinden, Müslüman-Hristiyan misafirlere sofralar kurup yedirip içirmesinden etkilenip Müslüman olmuştu. Osman Bey’ in silah arkadaşlarından olup, onun bütün savaşlarına katılmıştır. Bursa fethedilirken de Orhan Bey ile Bursa tekfuru arasındaki müzakereleri yürütmüşbir karar vericidir.
Onun soyundan gelenler Mihaloğulları olarak, Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde büyük yararlılık gösteren akıncı ailesi olarak tarihe geçti. Rumeli’nin fethiyle birlikte Osmanlı’nın genişleme devrinde Avrupa’ya geçerek akıncı beyleri olarak savaştılar, şehit oldular.
“Gazavatnâme” adlı eser Mihaloğulları’ nın akınlarını, kahramanlıklarını anlatır.
Akıncılık geleneği, 17. yüzyıldan itibaren önemini yitirmiş, Mihaloğulları ailesi mensupları bu kez ilim ve kültür cephesinde öne çıkmışlardır. Gölpazarı, Bursa, Harmankaya, Amasya, Edirne, Vize, Plevne ve Tırnova’da birçok cami, medrese, zaviye, çeşme, köprü, türbe gibi sanat eserleri yaptırmışlar, vakıflar kurmuşlardır. Balkanlar’daki Osmanlı eserlerinden bir kısmı Mihaloğulları’na aittir.
İslam gibi evrensel bir zarafet külliyatına hayran olup Müslüman olan Mihal Gazi’den asırlar sonra aynı güzelliği yüreğine nakşeden Sayın Güneş’in ilham aldığı soylu Anadolu kültürüne selam olsun.
