menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Peştamalın ederi, insanın değeri

34 0
15.09.2026

Bir şeyin ederini bilmekle değerini bilmek arasında görünüşte küçük, fakat toplumsal hayat bakımından oldukça büyük bir fark vardır. Eder, bir şeyin belirli bir değişim düzeni içerisindeki karşılığıdır; değer ise o şeyin bizim için, içinde bulunduğumuz kültürel ve toplumsal dünya bakımından taşıdığı anlamla ilgilidir. Ederin hesabı yapılabilir, karşılaştırılabilir, sıralanabilir, hatta bir piyasa içerisinde sürekli yeniden üretilebilir. Değer ise aynı ölçülebilirliğe kolayca teslim olmaz. Modern toplumun önemli gerilimlerinden biri de tam burada ortaya çıkar: Hayatın giderek daha fazla alanını ölçülebilir hâle getiren toplumsal düzen, ölçülemeyeni de değersizleştirmeye başlar. Böylece eder, yavaş yavaş değerin yerine geçer. Bir şey ne kadar pahalıysa o kadar değerli, bir insan ne kadar kazanıyorsa o kadar başarılı, bir makam ne kadar yüksekse o makama sahip kişi o kadar nitelikliymiş gibi düşünmeye başlarız. Oysa burada yaptığımız şey değeri keşfetmek değil, değeri piyasanın ölçüleriyle yeniden tanımlamaktır.

Nasreddin Hoca ile Timur arasında geçtiği anlatılan o meşhur fıkra, bu ayrımı anlatmak bakımından şaşırtıcı derecede güçlüdür. Timur bir gün hamamda, göbek taşında ısınırken aklına Hoca düşer ve adamlarını gönderip onu huzuruna getirir. Hoca karşısına çıktığında Timur sorar: “Senin gözünde benim değerim nedir?” Hoca, bir süre bakar, ölçer, biçer ve “Altı yedi akçe civarında” der. Timur şaşırır ve öfkelenir: “Yalnız üzerimdeki peştamal o kadar eder.” Hoca, hiç tereddüt etmeden cevap verir: “Ben de peştamala değer biçtim zaten.” Fıkranın gücü yalnızca Hoca'nın hazırcevaplığından kaynaklanmaz. Asıl mesele, Timur'un kendisiyle üzerindekiler arasındaki ayrımı görememesidir. Hükümdar, kendi değerini sorarken Hoca onun toplumsal görünürlüğünü sağlayan sembollere bakmaktadır. Çünkü iktidar, servet, makam, ünvan ve statü insanın çevresine bir değer görüntüsü verir; fakat bu görüntünün insanın kendisiyle ne kadar ilişkili olduğu her zaman başka bir sorudur.

Burada sosyolojik olarak daha önemli olan, Timur'un yanılması değil, bu yanılgının bugün artık neredeyse toplumsal bir norm hâline gelmiş olmasıdır. Timur'un peştamalı vardı; bizim peştamallarımız çok daha fazla. Makamlarımız, diplomalarımız, arabalarımız, evlerimiz, markalarımız, kartvizitlerimiz, sosyal çevrelerimiz, takipçi sayılarımız, çalıştığımız kurumlar, sahip olduğumuz ünvanlar ve hatta hangi mekânlarda göründüğümüz bile bugün toplumsal değerimizin işaretleri olarak kullanılabiliyor. İnsanlar yalnızca ne oldukları üzerinden değil, neye sahip oldukları üzerinden okunuyor. Daha doğrusu, sahip oldukları şeyler üzerinden ne oldukları hakkında bir kanaat oluşturuluyor. Böylece toplumsal hayat, insanı doğrudan tanımak yerine onu göstergeleri üzerinden okumaya başlıyor. Bir anlamda kişi ile sahip oldukları arasındaki mesafe daralıyor; sonunda insan, kendi sahip olduklarının toplamıymış gibi algılanıyor.

Bu noktada Pierre Bourdieu'nün sermaye kavramları bize önemli bir imkân sunar. Ekonomik sermayenin yanında kültürel, sosyal ve sembolik sermayelerin de bulunduğu bir toplumsal dünyada, insanların konumları yalnızca ellerindeki para miktarıyla belirlenmez. Hangi okullarda okudukları, kimleri tanıdıkları, hangi çevrelere erişebildikleri, hangi kültürel kodları bildikleri ve bütün bunları nasıl görünür kıldıkları da toplumsal konumlarını etkiler. Dolayısıyla modern insanın peştamalı yalnızca paradan ibaret değildir. Bazen diploma, bazen aksan, bazen meslek, bazen soyadı, bazen mekân, bazen kültürel zevkler, bazen de dijital dünyadaki görünürlük bu işlevi görür. Bunların her biri bireyin toplumsal ederini yükselten veya düşüren göstergelere dönüşebilir. Fakat tam da burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Bir insanın toplumsal konumu ile insani değeri aynı şey değildir. Sosyoloji bize insanların toplum içinde nasıl konumlandığını açıklayabilir; fakat o konumun ahlaki veya insani bakımdan ne kadar değerli olduğunu kendiliğinden söylemez.

Modern toplumun temel özelliklerinden biri, farklılıkları ölçülebilir göstergelere dönüştürme eğilimidir. Eğitim notla, başarı maaşla, meslek ünvanla, şirket büyüklükle, etki takipçi sayısıyla, yaşam standardı tüketim kapasitesiyle ölçülür. Ölçme ilk bakışta tarafsız ve rasyonel bir işlem gibi görünür. Oysa neyin ölçüleceğine karar vermek başlı başına toplumsal bir tercihtir. Bir şeyi ölçülebilir hâle getirdiğimizde yalnızca onu tanımlamış olmayız; aynı zamanda ona ilişkin bir hiyerarşi de kurarız. İnsanlar zamanla ölçülen şeylerin önemli, ölçülemeyen şeylerin ise ikincil olduğunu düşünmeye başlarlar. Böylece toplumsal yapı yalnızca insanların davranışlarını değil, onların neyi değerli bulacaklarını da biçimlendirir.

Bugün “kalite” kavramının başına gelen biraz da budur. Kalite, aslında bir şeyin kendi içindeki niteliğine ilişkin bir kavramdır. Fakat piyasa toplumu içinde kalite giderek fiyat, marka, prestij ve kıtlıkla birlikte düşünülmeye başlanmıştır. Pahalı olan kaliteli, pahalı olmayan sıradan kabul edilir. Prestijli okul iyi okul, prestijli meslek iyi meslek, merkezi semtteki ev kaliteli yaşam, çok kazanan kişi başarılı insan olarak kodlanır.........

© Milli Gazete