Milli Takım, Bizim Çocuklar Ve Günü Kurtarma Kültürü
Milli takımın bizim çocuklara ne oldu? “Tarihin en karakterli takımı” diye tarif edilen bir takımın Bursa seyircisinden aldığı cevap, yalnızca kötü oynanmış bir maçın ardından yükselen tepki olarak görülmemeli. Tribünün itirazı biraz da kendisine anlatılan hikâyeyle sahada gördüğü gerçeklik arasındaki mesafeyeydi. İbrahim Hacıosmanoğlu’nun “tarihin en karakterli takımı” sözü, futbolun doğası gereği elbette bir motivasyon cümlesi olarak değerlendirilebilir. Fakat böylesine iddialı sözler söylendiğinde, o sözlerin bir süre sonra sahada karşılığını aramak da seyircinin hakkıdır. Çünkü futbol seyircisi CV'lere, kariyerlere, transfer bedellerine ya da yöneticilerin kürsülerde kurduğu cümlelere değil, sahadaki mücadeleye bakar. Söylenen ile görünen arasındaki fark büyüdükçe de tribünün sabrı azalır.
Bugün kâğıt üzerinde baktığımızda gerçekten de çok değerli bir jenerasyona sahibiz. Avrupa'nın önemli liglerinde oynayan, büyük kulüplerin formasını giyen, uluslararası düzeyde ciddi deneyim kazanmış futbolcularımız var. Bireysel kariyerler bakımından belki de geçmişteki birçok milli takım kuşağından daha parlak bir tabloyla karşı karşıyayız. Fakat futbol bize bir kez daha aynı basit gerçeği hatırlatıyor: İyi oyuncuların toplamı iyi bir takım etmiyor. CV'ler sahaya çıktığında birbirleriyle paslaşmıyor. Takım olmak başka bir şey. Ortak bir oyun fikri, ortak bir sorumluluk duygusu, birbirinin açığını kapatma iradesi ve kötü giden bir maçta karakter gösterebilme becerisi gerekiyor.
Tam da bu nedenle federasyonun kurduğu dil önem taşıyor. Yönetim, yalnızca sonuçları açıklayan veya teknik heyetin arkasında duran bir makam değildir; aynı zamanda milli takımın nasıl bir kimlik taşıyacağını belirleyen bir kurumdur. Hacıosmanoğlu'nun “tarihin en karakterli takımı” tanımlaması bu açıdan sıradan bir övgü olmaktan çıkıyor. Çünkü karakter, bir basın toplantısında söylenen bir sıfat değil, zor anlarda ortaya çıkan bir davranış biçimidir. Takım geriye........
