Küresel krizin eşiğinde İran
Ortadoğu, tarihsel bir kırılma anının eşiğinde, sadece askeri bir çatışmanın değil, küresel güç mimarisinin yeniden tasarlandığı bir kaosun merkezinde duruyor. Amerika Birleşik Devletleri, İsrail ve müttefiklerinin İran’a yönelik başlattığı askeri operasyonlar, meseleyi iki devlet arasındaki bir hesaplaşmanın ötesine taşıyarak; ekonomik sistemleri, enerji hatlarını ve Müslüman dünyanın ahlaki kapasitesini sınayan bir "imtihan" haline getirmiştir.
ABD Başkanı Donald Trump’ın "strateji kitabı", savaşın ilk evrelerinde ciddi hatalar verdi. Washington ve Tel Aviv’in temel senaryosu; dini lider Ali Hamaney başta olmak üzere üst düzey kadroları tasfiye ederek ülkeyi "başsız" bırakmak ve savunma sanayisini felç ederek hızlı bir çöküş sağlamaktı. Ancak rakamlar yanıltıcı olabilir. ABD ve İsrail kaynakları, İran’ın füze kapasitesinin ve İHA stoklarının büyük oranda yok edildiğini iddia etse de İran, nitelikli misillemelerine devam ediyor.
Daha da önemlisi, toplumsal mühendislik planı ters tepti. Güvenlik merkezlerinin vurulmasıyla halkın rejime karşı ayaklanacağı varsayılırken, Hamaney’in sığınağında değil de konutunda ailesiyle birlikte öldürülmesi, meşruiyet krizi yaşayan düzene "Kerbelai bir direniş" sembolü kazandırdı. Bu durum, askeri bir yıkımın sosyolojik bir kenetlenmeye dönüşebileceğinin en somut örneği oldu.
Bu savaşın en somut ve yıkıcı etkisi, kuşkusuz küresel ekonomi üzerinde hissedilmektedir. Dünya petrol ticaretinin can damarı olan Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim, enerji fiyatlarında ani sıçramalara yol açarak küresel enflasyonu tetikledi. Müslüman dünyasının paradoksu burada bir kez daha gün yüzüne çıkıyor: Enerji kaynaklarının büyük bölümüne ev sahipliği yapmasına rağmen, bu kaynakların stratejik kontrolü küresel güç merkezlerinin elindedir.
Kuveyt, Katar ve BAE gibi ülkeler, savaşın kendi ekonomik altyapılarını yok etmesinden endişe ederek Trump yönetimi ile İran arasında denge kurmaya çalışıyor. Riyad ve Dubai’deki stratejik noktaların, hatta Amerikan üslerinin vurulması, "dokunulamaz hegemonik kibir" algısını yerle bir etti. Bölge ülkeleri, Amerikan korumasının ne kadar maliyetli ve kırılgan olduğunu yaşayarak tecrübe ediyor.
Bölgesel parçalanma riski ve Kürt kartı
Savaşın ikinci boyutu, Ortadoğu’nun siyasi haritasını kökten değiştirme potansiyelidir. 2003 Irak ve 2011 Libya örnekleri, askeri müdahalelerle yıkılan rejimlerin arkasında büyük bir istikrarsızlık ve terör sarmalı bıraktığını kanıtlamıştır. Bugün İran’da benzer bir devlet çöküşü, 90 milyonluk devasa bir coğrafyanın milis hareketlerine ve mezhebi çatışmalara teslim olması demektir.
Trump yönetiminin, büyük bir kara harekâtı yerine "Afganistan modelini" takip ederek yerel unsurları, özellikle İranlı Kürtleri sahaya sürme planı ise bölgeyi yeni bir cendereye sokuyor. ABD, Irak Kürdistan Bölgesi’ni bir ikmal koridoruna dönüştürmek isterken, Tahran’ın "ortaklık edeni vururuz" tehdidi Erbil ve Bağdat’ı diken üstünde tutuyor. Bu durum, bölgedeki etnik ve siyasi yapıların bir kez daha küresel güçlerin satranç tahtasında piyon haline getirilme riskini doğuruyor.
Krizin en derin boyutu ise İslam dünyasının kendi iç zaaflarıdır. Müslüman toplumlar, küresel sistemin ürettiği krizlere karşı ortak bir siyasi irade ve ahlaki perspektif geliştirmekte zorlanmaktadır. Bir Müslüman entelektüelin görevi, taraflardan birinin propagandasını yapmak değil; savaşın insani ve medeniyet boyutlarını görünür kılmaktır.
Modern savaşların kazananı askeri üstünlük sağlayanlar değil, şehirleri yıkılan ve gelecek umudu çalınan halklar olmaktadır. Bugün sergilenen "haysiyet savaşı" vurgusu, aslında bir teslimiyet reddidir. Ancak bu direnişin, sadece askeri bir refleksle sınırlı kalmayıp, barışı ve adaleti önceleyen entelektüel bir ufka dönüşmesi elzemdir.
Savaşın uzaması, sadece bölgeyi değil, küresel güç dengelerini de sarsıyor. Çin, Amerikan mühimmat stoklarındaki erimeyi ve lojistik zafiyetleri izleyerek Hint-Pasifik stratejisini güncelliyor. Rusya ise Batı yaptırımlarını, enerji kaynaklarının yeniden kıymete binmesiyle esnetiyor. Dolayısıyla bu savaş, ABD’nin tek kutuplu dünya vizyonunun sonunu hazırlayan bir "aşırı yayılma" (overstretch) krizine dönüşebilir.
Trump’ın "koşulsuz teslimiyet" dayatması ve Siyonist-Hıristiyan teolojisinden beslenen "Deus vult" (Tanrı böyle istiyor) naraları, savaşın rasyonel bir siyasetten ziyade inançsal bir körlükle yürütüldüğünü gösteriyor. Buna karşılık İran kanadından yükselen "Savaşırız, ölürüz, zilleti kabul etmeyiz" sloganı, çatışmanın sadece bir toprak parçası için değil, bir varoluş ve onur mücadelesi olduğunu kanıtlıyor.
Eğer Müslüman dünyası bu kaostan ortak bir ahlaki duruş ve siyasal irade çıkaramazsa, Ortadoğu bir kez daha büyük güçlerin rekabet sahasına dönüşecek ve bölge halkları kendi kaderlerini belirleme imkânından bir nesil daha uzaklaşacaktır.
Hoşça bakın zatınıza...
