İnsani değer
İnsana değer vermek, onun kıymetini bilmek bir kültürdür; fakat bu kültür, müfredatlara sığdırılabilecek bir bilgi alanı değildir. Ne salt pedagojik bir teknikle öğretilir ne de kitapların sayfalarında tam karşılığını bulur. Bu, doğrudan doğruya insan olma tecrübesiyle ilgilidir. İnsan olmanın derinliği, başkasını bir araç değil bir emanet olarak görebilme kapasitesinde açığa çıkar. Bu nedenle insanı anlamak, onu ölçmekten değil, onunla birlikte var olmayı öğrenmekten geçer.
Modern dünyanın en temel kırılmalarından biri de tam burada başlar. İnsan, giderek sayılara, verilere ve işlevlere indirgenirken; değer, yerini faydaya bırakır. Oysa insanı insan yapan şey, faydasının ötesinde taşıdığı anlamdır. Bu anlamı kavrayamayan bir zihin, kaçınılmaz olarak başkalarını suçlama eğilimine sürüklenir. Nitekim bir Çin atasözünün işaret ettiği gibi, başkalarını suçlayan kişi hâlâ yolun başındadır; kendini sorgulayan ise yolun yarısına varmıştır. Hiç kimseyi suçlamayan, yani varoluşu bir hesaplaşma değil bir idrak alanı olarak gören kişi ise hakikate çoktan yaklaşmıştır. Bu yaklaşım, insanın kendi iç dünyasında kurduğu dengeyle doğrudan ilişkilidir.
Bu dengeyi mümkün kılan en temel kavramlardan biri tevekküldür. Tevekkül, çoğu zaman yanlış anlaşıldığı gibi pasif bir bekleyiş değil; varoluşun nihai düzenine duyulan bilinçli bir güvendir. Bütün dünya bir araya gelip bir şeyi engellemeye çalışsa bile, eğer o şey senin için takdir edilmişse sana ulaşacaktır. Aynı şekilde, bütün imkânlar seferber edilse bile, sana ait olmayan bir şey sana nasip olmayacaktır. Bu inanç, insanı hem kibirden hem de umutsuzluktan korur. Çünkü insan, ne mutlak belirleyici ne de tamamen edilgendir; o, ilahi takdir ile kendi iradesi arasında hassas bir denge kurmakla yükümlüdür.
Bu yükümlülük, ahlaki bir sorumluluğu da beraberinde getirir. Gerçek dostluk, bu sorumluluğun en somut tezahürlerinden biridir. Gerçek dost, senin kusurunu yüzüne söyleyebilen, yokluğunda seni koruyan ve gerektiğinde seni kendine tercih edebilen kişidir. Bu tanım, dostluğu duygusal bir yakınlıktan çıkarıp etik bir ilişki biçimine dönüştürür. Zira dostluk, sadece paylaşmak değil, aynı zamanda birbirini inşa etmektir. Bu inşa sürecinde eleştiri, yıkıcı değil kurucu bir işlev görür.
Ne var ki içinde yaşadığımız çağ, bu tür derinlikli ilişkilerin giderek yüzeyselleştiği bir zemine dönüşmektedir. Kalpsiz ve ruhsuz iskeletler çağında, insanın iç dünyası büyük ölçüde boşaltılmıştır. Bu boşluk, çoğu zaman tüketimle doldurulmaya çalışılır. Özellikle kendisini dini referanslarla tanımlayan kesimlerin bile tüketim kapitalizminin bir parçası hâline gelmesi, bu dönüşümün ne kadar derin olduğunu gösterir. İslam’ın sadelik, kanaatkârlık, diğerkâmlık ve bereket gibi temel ilkeleri, yerini gösterişe, israfa ve niceliksel başarı ölçütlerine bırakmıştır. Böylece din, bir anlam sistemi olmaktan çıkıp bir kimlik göstergesine indirgenmiştir.
Bu indirgeme, sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir krize işaret eder. Çünkü değerlerin yüzeyselleştiği bir toplumda, bilgi de derinliğini kaybeder. Eğer toprak bozuksa, yani ahlaki zemin çürümüşse, üzerine ne ekerseniz ekin sağlıklı bir ürün elde edemezsiniz. Bu durum, eğitimin de sınırlarını gösterir. Eğitim, sadece bilgi aktarmakla sınırlı kaldığında, karakter inşa edemez. Karakter ise ancak değerlerin içselleştirilmesiyle oluşur.
Bu içselleştirme süreci, insanın doğayla kurduğu ilişkiyi de kapsar. Modern ekonomik kalkınma anlayışı, çoğu zaman doğayı sınırsız bir kaynak olarak görür. Bu yaklaşım, doğal kaynakların barbarca sömürülmesine, ekosistemlerin tahrip edilmesine ve türlerin yok olmasına yol açmıştır. Yeni teknolojiler ise bu süreci hızlandıran birer araç hâline gelmiştir. Böylece insan, sadece kendine değil, bütün bir varoluş düzenine karşı sorumsuz bir aktör hâline gelmiştir.
Oysa insan, yeryüzünün sahibi değil emanetçisidir. Bu bilinç kaybolduğunda hem doğa hem de insan zarar görür. Bugün yaşanan ekolojik krizler, aslında ahlaki bir krizin dışavurumudur. İnsan, kendi sınırlarını unuttuğunda, sadece çevreyi değil, kendi varlığını da tehdit eder.
Bu tehdit, sadece ekolojik düzeyde değil, aynı zamanda politik ve insani düzeyde de kendini gösterir. Varoluşun maddileştiği, insan-makine düzeninin hâkim olduğu ve dijitalleşmenin hayatı kuşattığı bir çağda, mazlumların yalnızlaştırılması insanlığın geldiği noktayı açıkça ortaya koyar. Özellikle Filistin halkının maruz kaldığı yalnızlık, sadece politik bir mesele değil, aynı zamanda etik bir çöküşün göstergesidir. Bir toplumun acısına kayıtsız kalmak, insanlığın ortak vicdanını yitirdiğinin en açık işaretidir.
Bu bağlamda, kendisini İslam’a nispet eden toplumların içine düştüğü epistemolojik ve ontolojik bağımlılık daha da dikkat çekicidir. Sömürgeci, ırkçı ve seküler bir düşünce sistemine mahkûm olmak, sadece entelektüel bir sorun değil, aynı zamanda bir onur meselesidir. Kendi düşünce geleneğini üretemeyen, kendi kavramlarıyla konuşamayan bir toplum, başkalarının diliyle düşünmeye mahkûm olur. Bu mahkûmiyet, sadece zihinsel değil, aynı zamanda kültürel bir yabancılaşmayı da beraberinde getirir.
Nihayetinde, insanı yeniden merkeze alan, onu sadece bir araç değil, bir değer olarak gören bir anlayışa ihtiyaç vardır. Bu anlayış, ne sadece geçmişe dönmekle ne de modernliği tümüyle reddetmekle mümkündür. Asıl mesele, insanın hem kendi iç dünyasıyla hem de dış dünyayla kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesidir. Tevekkül ile sorumluluk, bireysellik ile toplumsallık, teknoloji ile ahlak arasında kurulacak dengeler, bu yeniden inşanın temelini oluşturacaktır.
İnsan olmak, basit bir biyolojik gerçeklik değil, sürekli bir çaba hâlidir. Bu çaba, başkasını anlamakla, kendini sorgulamakla ve varoluşun anlamını aramakla derinleşir. Ve belki de en önemlisi, bu çaba hiçbir zaman tamamlanmaz; çünkü insan olmak, bitmiş bir durum değil, sürekli devam eden bir yolculuktur. Hoşça bakın zatınıza…
