Hakikatin yetim çağı
“Saadete erme maksadı dışında, insanoğlunun felsefe yapması için hiçbir sebep yoktur.” Bu cümle, St. Augustine’in düşüncesinde yalnızca bir ahlâkî önerme değil, aynı zamanda felsefenin ontolojik gerekçesidir. Felsefe, hakikati bilmek için değil; insanı kurtuluşa götüren doğru bilgiyi temin etmek için vardır. Bu bakış açısı, modern dünyanın “bilgi için bilgi” anlayışıyla radikal bir karşıtlık içindedir. Çünkü bugün felsefe, çoğu zaman yaşamla bağını yitirmiş, kendi içinde dönen bir entelektüel egzersize indirgenmiştir. Oysa hem Augustinus’un bu sözü hem de bugün tartışılan konuların muhtevası, bize şunu hatırlatır: Felsefe ya insanı dönüştürür ya da anlamsızlaşır.
Modern çağın en belirgin özelliği, araçların amaçların yerini almasıdır. René Descartes ile sistematikleşen Kartezyen düşünce, kesin bilgi arayışını merkeze alırken, bilginin niçin gerekli olduğu sorusunu geri plana itti. Böylece bilgi, hakikate ulaşmanın bir yolu olmaktan çıkıp, doğayı kontrol etmenin ve dünyayı yeniden düzenlemenin bir aracına dönüştü. Bu dönüşüm yalnızca bilimsel yöntemi değil, aynı zamanda insanın kendini anlama biçimini de değiştirdi. Artık insan, hakikatin muhatabı değil; üreticisi olarak görülüyordu.
Bu noktada René Guénon’un bireycilik eleştirisi kritik bir anlam kazanır. Guénon’a göre modern birey, kendisini aşkın bir hakikatle ilişkilendirmeyi reddettiği anda, yalnızca epistemolojik değil, varoluşsal bir kopuş yaşar. Bu kopuşun sonucu, bugün açıkça gözlemlediğimiz çok katmanlı krizlerdir. Ekonomik krizler, savaşlar, çevresel yıkım ve toplumsal çözülme, aslında tek bir kök sorunun farklı tezahürleridir: insanın kendini yanlış konumlandırması.
Günümüz ekonomik krizlerine bu çerçevede bakıldığında, mesele sadece enflasyon oranları, faiz politikaları ya da gelir dağılımı değildir. Bu göstergeler, daha derin bir sorunun yüzeydeki belirtileridir. Modern iktisat, insan ihtiyaçlarını sınırsız kabul........
