“Avrupa Avrupa duy sesimizi” Bir tribün çığlığından kültürel hafızaya
“Avrupa Avrupa duy sesimizi, bu gelen Türk’ün ayak sesleri.” Bu sözler bir tezahüratın çok ötesindeydi. Tribünleri inletirken sadece rakibe değil, tarihe, merkeze, “öteki” olarak görülenin bastırılmış özgüvenine sesleniyordu. Futbolun Türkiye’de bir oyun olmaktan çıkıp bir varoluş alanına dönüştüğü o anların sloganıydı bu. Neuchâtel Xamax deplasmanı, Prekazi’nin Monaco’ya gönderdiği füze, ardından gelen 1996 Avrupa Şampiyonası deneyimi… Bunlar sadece maçlar değil; bir toplumun kendini Avrupa aynasında ilk kez yüksek sesle gördüğü eşiklerdi.
1980’lerin sonu ve 90’ların başı, Türkiye futbolunun olduğu kadar Türkiye toplumunun da “dışarıya açılma” sancılarıyla dolu bir dönemdi. Ekonomik liberalleşme, kültürel temaslar, televizyonun yaygınlaşması ve Avrupa ile kurulan yeni ilişkiler, futbolu doğal bir vitrin hâline getirdi. Galatasaray’ın Neuchâtel Xamax karşısında aldığı sonuç, İsviçre’nin soğuk kentinde yankılanan bir özgüven patlamasıydı. Prekazi’nin Monaco’ya attığı gol ise yalnızca teknik bir ustalık değil; “biz de buradayız” diyen bir meydan okumaydı.
1996 Avrupa Şampiyonası,........
