Masal değil
Ramazan vesilesiyle bir “Siyer”, yani Peygamberimizin hayatını anlatan bir kitabı okumayı tercih ederim. Bu yıl Mevlana Şibli Numani’nin “Son Peygamber Hz. Muhammed” (Siretü’n-Nebi) adlı eserini seçtim. Eseri Urduca aslından Yusuf Karaca çevirmiş, tahriç ve redaksiyonunu Muharrem Tan yapmış, İz Yayıncılık yayınlamış ve yayınevinin izniyle Millî Gazete basıp (2015) okuyucularına sunmuştur.
Kitabın bir yerinde yazar Şibli şöyle bir tespitte bulunmaktadır:
“…Dünya günah, zulüm ve işkencelerin karanlığına batmışken, mutluluk sabahı ansızın doğdu. Ufukta, hakikat ve doğruluk güneşi belirdi. Araplar nasıl putları bırakıp bir tek Allah’a tapmaya başlamışlarsa, aynı şekilde darmadağınıklıktan kurtulup tek bir devlet haline de geldiler.
İlahi bir devlet kurma ve yeryüzüne hakim olma, peygamber olmanın şartlarından ve amaçlarından biri değildir. Ama Peygamber’in Allah yoluna daveti ve dine çağrısı siyasi ve idari baskılarla karşılaşırsa veya O’nun ıslahat çabaları, ülkenin düzensizlik, dağınıklık ve kargaşasının dikenlerine dolaşırsa, o zaman bu mücadele İbrahim (as) ve Musa (as) peygamberlerin mücadele şeklini alarak ilerler. Sonunda da ümmetini Nemrudlar’ın ve Firavunlar’ın köleliğinden kurtarır. Peygamberler arasında hiçbir idari ve mülki yetkileri olmamış olan İsa ve Yahya peygamberler de gelip geçmiş, halkların ve devletlerin bütün yetkilerini elinde tutan Musa, Davud ve Süleyman peygamberler de gelip geçmiştir. Ama Allah Resulü Hz. Peygamber (sa), hem İsa ve Yahya hem de Musa ve Davud (as) gibiydi. Arabistan’ın bütün imkân ve hazineleri O’nun elinin altında ve emrindeydi. Ama peygamberlik ocağı olan evinde, ne yumuşak bir yatağı vardı, ne lezzetli yemekler, ne mübarek bedenini örten gösterişli kıyafetler ne de hazinesinde servetler vardı. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesselem’i, başarılarından dolayı gözlerinde bir Bizans imparatoru veya İran şahı gibi canlandıranlar, O’nunla karşılaştıklarında Mekkeli bir yetim olduğunu, basit harmanisine bürünmüş bir insan ve gökyüzünden yere inmiş bir tür günahsız bir melek olduğunu görürlerdi.
Her ne kadar Batılıların gerçekleri göremeyen gözlerinde, Hz. Peygamber (sa)’in hayatının bu dönemi, padişahlık türü bir hayatın debdebeli bir dönemi şeklinde görülmüşse de gerçekleri bilen ve hakikatleri görenler, Arabistan hükümdarını, eski elbiseler giymiş Medine sokaklarında köleler ve yoksul kimselerle birlikte iş yaparken görürlerdi. O’nun taç ve tahta ilgisiz, köşk ve saraylara isteksiz, muhafızlara ve hizmetkârlara gerek duymayan, mal mülkten, hazine ve servetlerden uzak bir insan olduğunu görürlerdi. Askersiz, zabıtasız, muhafızsız kalplere hükmeden biri olduğunu anlarlardı. O’nun devletinde ne bir polis vardı, ne muhteşem idare binaları vardı. Ne çok sayıda resmi görevli vardı, ne vezir, ne idare memurları vardı. Her biri ayrı bir ihtişam içinde yaşayan vali ve hakimleri de yoktu. O, her işini kendi başına gören tek başına bir insandı. Bütün bunlara rağmen kendini diğer Müslümanlardan, bir deve kılı kadar bile daha fazla hak sahibi olarak görmezdi. O’nun adalet ve eşitlik düzeninin önünde ciğerinin parçası olan kızı Fatıma ile, genel halktan bir suçlu eşitti.” (age, s. 420-421)
*Bütün Müslümanların Ramazan Bayramı’nı tebrik eder, barış, kardeşlik, huzur, refah, sağlık getirmesini dilerim.
