Değerlerin Tersyüz Edildiği Bir Toplum Üzerine!
Toplumların çöküşü çoğu zaman bir işgal haritasında, bir ekonomik kriz grafiğinde ya da bir savaş ilanında başlamaz. Çöküş, görünmez bir yerden; değerlerin anlam değiştirdiği, kavramların içinin boşaltıldığı bir eşikten sızar. Bir kelimenin yerinden oynaması, bir sıfatın yanlış kişiye yakıştırılması, bir erdemin alay konusu edilmesi… İşte çözülme tam da burada başlar.
Bir toplumda doğru insanın “uyumsuz”, ilkeli insanın “inatçı”, onurlu insanın “saf” sayıldığı an, ahlaki pusula şaşmış demektir. Çünkü siyaset, yalnızca iktidar mücadelesi değil; aynı zamanda anlam mücadelesidir. Kime “akıllı” dediğimiz, kimi “başarılı” gördüğümüz, kimi “makbul” saydığımız; aslında nasıl bir gelecek inşa etmek istediğimizi ele verir. Eğer korkaklık temkin diye pazarlanıyorsa, çıkarcılık pragmatizm olarak sunuluyorsa ve ilkesizlik esneklik diye alkışlanıyorsa, burada yalnız bireysel zaaflardan değil, sistemli bir değer erozyonundan söz etmek gerekir.
Siyasal düzenler, görünürde yasalarla; gerçekte ise değerlerle ayakta durur. Hukuk metinleri ne kadar kusursuz olursa olsun, onları uygulayan zihniyet yozlaşmışsa adalet kâğıt üzerinde kalır. Liyakat terk edilip sadakat yüceltildiğinde, kurumlar kabuklarını korusa da içleri boşalır. İşte o zaman devlet mekanizması işlemeye devam ediyor gibi görünür; fakat adalet duygusu zedelenmiş, güven hissi aşınmış, ortak gelecek inancı sarsılmıştır.
Daha tehlikelisi ise, ahlaksızlığın sıradanlaşmasıdır. Bir toplumda hilekârın başarısı hayranlık uyandırıyor, dürüst insan “bu devirde böyle olunmaz” diye küçümseniyorsa; genç kuşaklara verilen örtük mesaj nettir: “Erdem kaybettirir.” Bu mesaj, herhangi bir yasadan çok daha güçlüdür. Çünkü kültür, kanunlardan daha kalıcıdır. Kültür bozulduğunda, hukuk onu onarmakta yetersiz kalır.
Siyasal yozlaşmanın en ağır bedelini ise her zaman yüksek hamiyet sahibi insanlar öder. Onuruyla yaşamak isteyen, emeğiyle var olmak isteyen, adil kalmaya çalışan insanlar; çıkar ağlarının ördüğü duvarlar arasında yalnızlaşır. Ve bu noktada toplumun en çok ihtiyaç duyduğu bu insanlar, en az destek görenler hâline gelir. Bir gün gelir, ahlaklı olan ayakta kalabilmek için ahlaksıza muhtaç bırakılır. İşte çürümenin en keskin eşiği budur.
Fakat her çöküş kaçınılmaz değildir. Değerlerin yeniden inşası mümkündür; ancak bu, kolay bir süreç değildir. Önce kavramların yerli yerine oturtulması gerekir. Cesarete cesaret, dürüstlüğe dürüstlük, ihanete ihanet denmelidir. Siyasal bilinç, tam da burada başlar: Yanlışı meşrulaştıran dili reddetmekle. Çünkü dil düzelmeden düşünce; düşünce düzelmeden düzen düzelmez.
Toplumun gerçek direnci, dış düşmanlara karşı gösterdiği refleksle değil; içindeki adaletsizliğe karşı verdiği tepkiyle ölçülür. Eğer bir toplum, ahlaki pusulasını yeniden kalibre edebilirse, en ağır krizlerden bile güçlenerek çıkabilir. Ama pusula tamamen kırılmışsa, en sakin deniz bile gemiyi güvenle limana ulaştıramaz.
Sonuçta mesele şudur:
Bir toplum neyi alkışlıyorsa, yarın ona dönüşür. Alkışın yönü değişmedikçe kaderin yönü değişmez. Bu yüzden siyasal mücadele, yalnızca iktidarı değil; değerleri de kazanma mücadelesidir. Ve belki de toplum bazında en büyük devrim, erdemin yeniden itibar görmesidir.
