menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’nin milli menfaatleri ve İran savaşı

8 0
monday

7 Ekim 2023 Aksa Tufanı, Türkiye’de İsrail konusundaki hakim kanaatin ilk kez ciddi boyutta ve geniş toplumsal kesimlerce ele alınmasını ve hatta belli ölçülerde şekillendirme gayretlerinin ortaya çıkışını beraberinde getirdi.

Aksa Tufanı’yla birlikte, Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı ilk ve ortaöğretim okullarında Filistin ve Kudüs temalı etkinliklerin düzenlenmesinin yanında üniversitelerde de Siyonizm, Filistin’i işgal süreçleri, İsrail’in Arz-ı Mev’ud planları gibi konular konferanslar, seminerler, dersler gerçekleştirilirken ana akım medyada da Siyonizm’in Türkiye’ye yönelik planları açıkça konuşulmaya başlandı.

Eğitim ve medya yoluyla dile getirilen, siyaset kurumunun da gündeminden düşmeyen bu konu, nihayetinde Türkiye’de toplumun büyük çoğunluğunun İsrail aleyhine konumlanan bilinç seviyesini yakalamasına imkân tanıdı.

İlk günlerde, HAMAS bahanesiyle, seküler ve bazı milliyetçi gruplar tarafından manipüle edilmeye kalkışılsa da bugün artık ülkemizde insanımız neredeyse bir bütün halinde Siyonist İsrail’in ve hain emellerinin karşısındadır diyebiliriz.

Bu karşı duruşun en önemli dayanağı ise Siyonist rejim ile Türkiye’nin çok da uzun olmayacak bir zaman diliminde bir şekilde karşı karşıya geleceğine dair inancın genel kabul görmesidir.

Yapılan kamuoyu araştırmalarında İsrail’in Türkiye için bir tehdit olduğuna dair inancın yüzde yetmişlerden aşağı düşmemesi bunun göstergesidir.

Bu önemli ve kıymeti bilinmesi gereken bir veridir, bunu cebimize koyalım.

Peki, niçin şimdi bu konuya değinme ihtiyacı hissettik?

Birinci ayını dolduran savaş süresince Türkiye’de bazı kesimler, iktidar ve muhalefet kanadında neredeyse tam bir konsensüs olmasına karşın, ısrar ve inatla meseleye itikadi kanca atmayı ve arkasından da Türkiye’nin İran konusunda milli güvenlik tehdidi ile karşı karşıya olduğuna dair söylemleri yaymaya devam etmektedir.

Biri dindar-muhafazakâr-milliyetçi toplumu harekete geçirmeye yönelik, diğeri de devlet aklını etkilemeye yönelik iki taraflı bir propaganda süreci işletilmektedir.

Hâlbuki bu algı oyunlarına rağmen, olması gereken gerçeklik nedir?

Gerçek olan, Türkiye’nin hem Müslüman bir ülke olmasından ötürü hem de komşu olmasından ötürü İran’daki gelişmeleri emperyalistlerin gözünden değil, milli perspektiften değerlendirmesidir.

Bu noktada devlet aklının, tüm olası ihtimalleri de göz önüne alarak bütüncül bir politika geliştirmesidir.

Bunu olası ihtimal üzerinden izah edelim. Varsayalım ki, ABD ve İsrail’in arzu ettiği şekliyle bir rejim değişikliği olsa ve İran, Batı ile uyumlu olacak şekilde Şah dönemi politikalarına dönse Türkiye’nin bu noktada kazancı ya da kaybı ne olacaktır?

Bunun cevabı açıktır!

Siyonist planlar doğrultusunda Anadolu’nun hedefte olduğu gerçeği ortada iken böylesi bir denklem Türkiye’nin etrafının tamamen kuşatılması anlamına gelebilecektir.

Batı ile entegre olan İran’ın; İsrail, Kıbrıs, Yunanistan, Mısır ve Körfez ülkeleri hatta Hindistan üzerinden kurduğu yeni jeopolitik denklem, Türkiye’nin stratejik olarak yalnızlaşmasının ve hedefe konmasının önünü açabilecektir. Dahası Türkiye’nin onlarca yıldır inşa ettiği denge politikası tartışmalı hale gelebilecektir. Yani, bölgenin yeni İran’ı Türkiye olabilecektir!

Diğer yandan İran’ın teslim olmadığı ama işgal edildiği bir durumu düşündüğümüzde de olası bir göç akınının Türkiye’deki demografik dengeyi tamamen kontrolsüz hale getirmesi, uzun zamandır zemini oluşturulan Şii-Sünni ihtilafının bu göç dalgasıyla birlikte provokatif girişimlerle sıcak çatışmaya evrilmesi gibi muhtemel gelişmeler yine Türkiye’nin doğrudan aleyhine olabilecektir.

İran’ın işgali durumunda bölünme senaryoları ve burada, geçmişteki Mahabad örneğinde olduğu gibi, bir Kürt devletinin kurulması meselesi de yine Türkiye’deki iç siyasi dengeleri doğrudan etkileyebilecektir.

Hülasa, İran’daki mevcut yönetimin kaybettiği bir denklem, Türkiye’nin milli menfaatleri açısından da uygun görülmemektedir. Bu nedenle Türkiye’nin İran’ın yanında durması yalnızca inancımız açısından değil milli ve tarihi bir sorumluluk olarak da görülmelidir.

Şu hâlde; ısrarla itikadi sorunları kaşıyanların, sanki İran ile bitmek tükenmek bilmeyen sorunlarımız varmış gibi hava estirenlerin derdi nedir peki?

Yoksa onlar İran’ın ABD-İsrail ittifakına teslim olmasını ve Türkiye’nin Siyonistlerin yeni İran’ı hâle getirilmesini mi arzu etmektedir!

Ülkemizde Siyonizm gerçeği konusunda söz birliği, niyet birliği oluşmaya başlarken oklar niye İran’a doğru çevrilmeye çalışılmaktadır?

Yoksa Siyonizm karşıtlığı unutturulmak mı istenmektedir?

Elbette buna ihanet denir. Ama gördüğüm kadarıyla çok azı hariç çoğu neticenin buraya evrileceğinden dahi habersiz gaflet uykusunda görünmektedir.

Aslında bu konuyu anlamanın en kolay yolu, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Türkiye’de sağ kesimlerin dinsiz Rusya karşısında dindar Amerika’yı tercih etmeyi nasıl alışkanlık hâline getirdiğinin çözümlenmesinden geçmektedir.

Unutmayalım ki; Erbakan Hocamız “bana ne Amerika’dan” sözünü Amerikalılara değil, Amerikancılara söylemiştir!

Biz de bu alışkanlık bitene kadar söylemeye devam edeceğiz!


© Milli Gazete