Mustafa Kemâl'in uydurma şecereleri ve hakîkî mensûbiyeti (266)
Kalem münâkaşasının son makâleleri
Son makâleler, Cumhuriyet’te Yunus Nadi’ye, Tan’da Yalman’a âiddi. Münâkaşa artık iki kişinin birbirine hücûm etmesinden ibâret hâle geldiğinden, dîğer muharrirler meydandan çekilmişlerdi.
Yunus Nadi, makâlesinde, nisbeten yumuşak bir üslûbla, neden münâkaşayı sonlandırdığını ve Yalman aleyhinde dâvâ açmadığını îzâhla iktifâ ederken, Yalman, mütecâviz dilden vazgeçmiyor, Yunus Nadi’ye taarruza devâm ediyor, münâkaşaya şimdilik ara verdiğini, ileride bu mes’ele üzerinde daha geniş olarak duracağını ifâde ediyor, hattâ Yunus Nadi’nin “yolsuzluklarından” “Fırkada, Basın Haysiyet Divanında, Cümhuriyet mahkemelerinde hesâb sorulacağını ümit ediyordu”…
Yunus Nadi dahi, makâlesinin sonunda, “bir gün bu bahse avdet hakkının mahfuz bulunduğunu tasrih ettiğine” göre, bir müddet sonra, her iki tarafın da tekrâr hücûma geçmesi beklenebilirdi. Böyle bir şey olmadı: Ne dâvâ açtılar, ne de bir daha bu mes’eleye döndüler… Zîrâ ortada “Büyük Şef”in “tarafsızlık” stratejisinin inandırıcılığını kuvvetlendirmiye mâtûf bir kayıkçı kavgası vardı ve artık maksad hâsıl olmuştu… Çok sonraları, 1960’lı, 70’li senelerde kaleme aldıkları hâtırâtlarında bile, Goebbels’in Nutku etrâfında cereyân eden bu şedîd münâkaşaya temâstan ictinâb ettiler…
Yunus Nadi: “Hükûmetin emriyle…”
“Alman Propaganda Nazırı M. Göbels’in Nürenberg’de vaktile irad etmiş olduğu bir nutkun adeta bililtizam ileri götürüldüğü görülen yanlış telâkki ve tefsirleri üzerinde ısrar edilmesine karşı hakikatin yerli yerine konulmasını pek zarurî görmüş olmaklığımızın karşı tarfaça bir türlü kabul ve hazmolunamamasından tevellüd eden bir gazete münakaşası, hasımlarımızın meydan vermeleri neticesi olarak, çarrçabuk şahsiyata intikal etti ve tarafımızdan da haklılığı ancak sebebiyet verilmesindeki zarurette aşikâr bir mecburiyetle bazı şiddetli mukabeleleri davet eyledi. […]
“…İma ettikleri fenalıklarımın bir tanesi doğru olmamak ve cümlesi iftiradan ibaret bulunmak üzere ıkına sıkına sayıp dökebildikleri uydurma maddelerin bile sayısı on, on beşi bulamadı. […]
“Yüksek perdeden atıp tutmaların bu âciz ifade ve izahları karşısında şimdi benim yapacağım ne olmalıydı? Bunu kendi kendime muvazene ettim:
“1 – Müfterileri Cumhuriyet mahkemesine tevdi edeyim dedim. Fakat arayerde mukaddes bir hiddetin sevkile onlara karşı ben de şiddetli şeyler yazdım. Bu vaziyet karşısında mahkemenin daha ziyade takasa meyledeceğini düşündüm. Bu netice oradan hakikat çıkarmağa müsaid değildi.........
