Gülmek cesaret ister
Bundan yıllar yıllar önce... Telefonun kablolardan kurtulup özgürlüğünü ilan ettiği; adına “cep telefonu” dense de cepten çok kemerlerde taşındığı yıllar... WhatsApp’ın, Telegram’ın, Facebook’un, Instagram’ın henüz mahallemizde cirit atmadığı, insanların birbirinin son görülmesinden haberdar olmadığı ve kalp gözüyle birbirini gördüğü zamanlar...
Altı saniyelik konuşmanın bir kontör olduğu günlerde mesajlar iki kontör olduğundan kelimeler bile tasarruflu kullanılırdı o zamanlar. Teknolojinin bu kadar hızlı gelişeceğini o zamanlar biri söyleseydi onu tımarhaneye kaldırırlardı. İnsanların telefonda saatlerce konuşması sonraların işi... O zamanlar iki kontörlük kısa mesajların içine koskoca özlemler, hasretler ve dualar sığdırılırdı. Bugün binlerce mesajın anlatamadığını, o günlerde tek bir cümle anlatabiliyordu.
Konuya öyle bir yerden girdim ki şimdi buradan başlığa nasıl bağlayacağımı işin açıkçası ben de merak ediyorum. Yine de deneyelim bakalım.
Müsrif olmadığımız, her şeyi idareli kullandığımız zamanlardı. Yokluğun dahi kıymetini bildiğimiz, varlığı idareli kullandığımız zamanlar... Şimdi varlığın dahi kıymetini unuttuğumuz zamanlar yaşıyoruz. Bu başka bir meselenin konusu diyerek iki kontörlük mesajlarla yaptığımız edebiyata dönelim.
Hakikate giden yol, hatıraların arasından geçer. O yılların en meşhur kısa mesajlarından biri hâlâ hafızamın bir köşesinde durur:
“Güldüğüme bakıp da sanma beni bahtiyar / Attığım her........
