Kırk yıl önce ben!
Fazla tanımadığım Merhum Babam üvey annemle birlikte Almanya’dan kesin dönüş yaptıktan bir süre sonra kansere yakalandı.
Okmeydanı SSK Hastanesi’nde aylar süren bir “tedavi” sürecinden geçtik.
Geç bulduğum babamın bakımını üvey annemle birlikte üstlendik.
Hastane günlerinde nice kanser hastası tanıdım.
O babayiğit adamların en temel ihtiyaçlarını bile gidermekten aciz duruma düştüklerini görmek ruhumda fırtınalar estirdi.
Ne kadar zayıf, ne kadar çaresiz varlıklardık.
İnsanoğlu üstüne gösterişli bir elbise, altına fiyakalı bir otomobil çektiğinde nasıl da kendisinden geçiyordu!
Hep bunları düşündüm.
İnsanların acıdan inleyişleri, pişmanlıklarını ifade edişleri, kanser hastası yalnızların beni her yakaladıklarında dert döküşleri içime işledi.
Doktor, “Babanı taburcu ediyoruz, bizim yapacağımız bir şey kalmadı. Eve götürün, son zamanlarını eşleriyle dostlarıyla birlikte geçirsin!” dediğinde çaresizliği iliklerime kadar yaşadım.
Vaziyet ümitsiz gibiydi ama ben direnmeyi tercih ettim.
Ergenlikten yeni çıkmış halimle İstanbul’un en tanınmış onkoloji uzmanlarını buldum.
Filmleri, raporları götürüp “ümit kırıntısı” aradım.
“Allah’tan ümit kesilmez!” diyen bile olmadı.
“Kaç yaşındasın, Babanı........
